7 Mayıs 2010 Cuma

SAFEVİ KIZILBAŞ DEVLETİ

Kızılbaşlığın devlet deneyimi olan Safevi Türkmen Devleti, 9 Eylül 1502 tarihinde Şah İsmail tarafından Anadolu ve Kafkasya’daki Türkmen aşiret ve boylarının desteği ile Tebriz’de kurulmuştur. Safevi Devleti, Türk / Türkmen Alevilerinin tarihteki biricik devletidir. Bu anlamda Aleviliği, Kızılbaşlık olarak ilk kez siyasal düzen ( devlet ) haline getiren yani devletleştiren büyük kahraman, büyük Türkmen başbuğu, Türk tarihinin en yüce şahı Şah İsmail Hatai Hazretleridir. Bundan dolayıdır ki, onun adı Alevi toplumu arasında çok seçkin bir yere sahiptir. Dikkat çekici bir diğer nokta da Şah Hatai’nin devlet kurduğunda 15 yaşında olmasıdır. Şah İsmail, devleti ilan ettiğinde 12 imam adına hutbe okutmuş, pastırdığı paralara 12 imamların adını yazdırmıştır. İslam’a girmek için söylenen “ Kelime – i Şehadet “ in sonuna “ ve eşhedü enne Aliyyen veliyyullah “ ifadesini ilave etmiştir. Ebu bekir, Ömer, Osman, Muaviye ve Yezid gibi isimleri yasaklamıştır. Hazreti Muhammed ve onun ehlibeytine büyük bir sevgi ve saygı bağlarıyla bağlandığını tüm icraatlerinde göstermiştir.



xml:namespace prefix = o ns = "urn:schemas-microsoft-com:office:office" />







Şah İsmail Hatai, dedesi ( babasının dedesi ) Şeyh Safi’nin adına izafeten devlete Safevi adını vermiştir. Safevi Devleti, tam anlamıyla bir Türk Devletidir. Anadolu ve Kafkasya’daki Türkmen aşiretlerinin desteği ile kurulmuştur. Bu devlette Türkler, İslam sonrası hemen hemen hiçbir Türk devletinde olmadığı kadar devletin kaderine hakim idiler.







Safevi Kızılbaş Türkmen Devleti’nin sınırları Dicle ve Fırat ırmakları ile Orta Asya’daki Ceyhun Irmağına kadar olan coğrafi alanı kapsıyordu.







Devletin resmi dili Türkçedir. Türkçe hem bir kültür ve debiyat dili hem de resmi yazışma dili olarak kullanılmıştır. Türkçe’nin resmi dil olma özelliği Safevi sarayının İsfahan’a taşındığı zamanda bile devam etmiştir. ( 1) Safevi Devleti’nde Türkçe’nin ve Türk kültürünün öne çıkması ve büyük bir gelişme sahası kazanması Türk tarihi için emsalsiz bir örnek oluşturmaktadır. Safevi Devleti’nde Türkçe şiirler yazan birçok şair yetişmiştir. Başta devletin kurucusu olan Şah İsmail Türkçeye çok büyük değer vermiş ve Türkçe şiirler kaleme almıştır. Bu şiirlerin pek çoğu bugün Alevi cemlerinde bir ibadet şuuruyla nefes / deyiş olarak okunmaktadır. Şah Hatai’nin Türkçe şiirlerinden oluşan divanı vardır.







Şah Hatai’nin kurduğu devlet, Osmanlı’nın aksine Türkmenlere kucak açmıştır. Osmanlı’nın ağır vergilerinden bunalan Anadolu Türkmenleri akın akın İran’a doğru gitmişler, Safevi Devletine sığınmışlardır. Türk kültürünün, Türk dilinin sığınağı ve korunağı olan Safevi Türkmen Devleti’nin hızla güçlenmesi Osmanlı’yı endişeye sevketmişti. Şah İsmail’in Kızılbaş ordusu zaferden zafere koştukça ve Anadolu’daki pekçok yöreyi Anadolu Türkmenlerinin coşkun desteği ile ele geçirdikçe Osmanlı’daki endişe had safhaya ulaşmıştı. Bundan dolayı 2. Beyazıt birçok Türkmen Aleviyi Mora, Girit vb. yerlere sürgün etmişti.







Beyazıt’tan sonra tahta geçen Yavuz Sultan Selim, babasını devirip kardeşlerini saf dışı bıraktıktan sonra büyük bir ihtirasla seferler düzenlemeye girişir. Ancak öncelikle Anadolu’daki Alevileri ezmek için nüfuslarını tespit amacıyla adamlarını gönderip sayım yaptırır. Bu sayımda 40 bin Alevi olduğu saptanır. İran seferine başlamadan önce defterlere yazılan bu 40 bin Alevinin katledilmesini emreder. Böylece büyük bir katliam yaşanır. Bu katliamdan kurtulabilmek için binlerce Alevi Türkmen, kuş uçmaz kervan geçmez tabir edilen dağlara çekilir.







Yavuz’un Alevilere karşı Bektaşilerle işbirliği yaptığı iddia edilir. Bu maksatla Balım Sultan’dan el alıp Bektaşi olduğu savunulur. Hatta Hacı Bektaş Veli’nin türbesini yaptırdığı ve Bektaşilere çok iyi davrandığı da ileri sürülür. Bunları yapması bile aslında Yavuz’un Bektaşilerden ne denli çekindiğinin bir göstergesidir. Bektaşilerin kendi inanç ve yaşamlarıyla uyuşmayan bir Sünni İslam anlayışını savunan Osmanlı’ya gönüllü olarak yandaşlık yaptıklarını ileri sürmek mantıken olanaksızdır. Bektaşilerin, inanç kardeşi olan Alevilere yandaş oldukları fakat bu yandaşlığın eyleme dönüşmediği veya dönemin koşulları gereği dönüşemediği muhakkaktır. Nitekim, Bektaşiliğe bağlı olan Yeniçeriler İran Seferine karşı çıkmışlar ve bu maksatla birçok kez ayaklanıp Yavuz’u öldürme teşebbüsünde bile bulunmuşlardır. Yeniçerilerin bu sefere karşı koydukları kesindir. Buna karşı Yavuz’u destekleyenlerin de bulunduğunu gösteren her hangi bir belge yoktur. Hatta ulema bile Yavuz’u destekleme anlamında bir tutum sergilememiştir. Bu durumu tarihçi Faruk Sümer, “ hayret verici “ olarak nitelemektedir. ( 2 )







Biri Sünni, diğeri Kızılbaş olan iki Türk hükümdarının orduları Çaldıran’da savaşa tutuşur. Savaşan iki ordu da Türklerden müteşekkildir. Bu savaşta Osmanlı ordusunun mevcudu 120 bindir. Ordunun 80 bini sipahi, 10 bini de Yeniçeri idi. Şah İsmail’in ordusu ise sayıca Osmanlı ordusunun yarısı kadardı. Üstelik Safevi ordusu ateşli silahalardan da yoksun idi. ( 3 )











Savaşı Osmanlı ordusu kazanır. Hatta savaşta Şah İsmail’in eşi Taclı Hatun tutsak düşer. Çok sayıda Kızılbaş Türkmen asker şehit edilir. Çaldıran yenilgisi Şah Hatai’de manevi bir çöküntüye yol açar. Bu yenilgi sonrası Safevi Dveletinin Anadolu’daki genişlemesi engellenmiş olur. Safevi Devleti’nde de yeni bir safha başlar. Şah Hatai 1524 yılında Hakk’ a yürür. Yerine Şah Tahmasb geçer. Şah Tahmasb zamanında 1555 yılında Amasya Barış antlaşması yapılır. ( 4 )







Ancak Anadolu’daki Alevi ayaklanmaları ve Türkmenlerin İran’a göçü Şah Tahmasb zamanında da devam eder. Safevi Devleti, 26 Şubat 1737 tarihinde Afşar aşiretinden bir Türk olan Nadir Şah’ın ihtilali ile sona erer. Nadir Şah Safevi hanedanının aksine Sünni inançta idi.







Safevi Devleti’nin Türklüğü konusunda Doğan Avcıoğlu şöyle demektedir:







“ Safevi devleti, onaltı Türk devleti arasında yer alan Gazne ve Hindistan Babür İmparatorluklarından, hatta İran Büyük Selçuklu Devletinden daha çok Türk devletidir.” ( 5 )







Dipnotlar:







3. Cemal Şener, Alevilik Olayı, s. 70.



4. Cemal Şener, age, s. 77.



5. Doğan Avcıoğlu, ege, s.2247.

kocgiri-aliser anisina

Kendi Sesiyle Atatürk

atatürk kendi sesiyle 10.yıl nutku

15 Nisan 2010 Perşembe

koçgiri tarihi

KOÇGİRİ TARIHI

KOÇGİRİ KABİLELER





KOÇGİRİ TARIHI




İlk Büyük Göçler - Koçgiri Aşireti’nin Adı





Koçgiri ismi, 1239’da Horasan’dan gelerek Dersim’e oradan da 1539 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın bir sürgün kanunuyla Zara, İmraniye, Hafik, Refahiye, Suşehri, Kemah, Kuruçay’ya yerleştirilen Kürt Koçgiri aşiretinden gelmektedir. Mayıs 1515 yılında, Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim büyük bir Alevi (Kızılbaş) katliamı gerçekleştirir. Bu soykırımda 50 binden fazla alevi kılıçtan geçirilip öldürülür. Kalanlar ise, Çaldıran savaşı sonrasıda dağıtılıp, çeşitli bölgelere sürgüne gönderilir. Türkiye’nin batısına sürgün edilenler, yüzyıllar sonra yoğun asimilasyon sonucu, Türkleştirildiler. Sürgüne gitmeyen ve Yavuz’un hışımında kurtulabilenler, Dersim yöresindei yüse dağlarda saklandılar. Yine bu katliamdan kurtulan bazı Aleviler, tekrar Horasan’a doğru kaçtılar.



Milattan sonraki (M.S) yıllarda Horasan’dan Dersim’e başlayan büyük göç ve 1539’da, Dersim’den İmranlı, Zara, Refahiye, Suşehri, Kuruçay, Gümüşakar, Boğazveren, Karacaören, Bulucan, Beypınar, Kercanis gibi kasabalara ve bunlara bağlı 340 köye yapılan ikinci göç, bu aşirete kendi ismini de veren göçler oluyordu. Büyük göçün, Kürtçe anlamı “Goça Gır”dır. Her iki göçün doğrusu, büyük sürgünlerdir. Her ikisinde de aşiretin tamamının göçü sözkonusudur. Her gidilen yerdeki yerli halk tarafından anılan isimdir. Goçagır geldi, Goçagır geliyor, Goçagır gidiyor şeklinde.



Bazı Kürt tarihçileri Koçgiri’yi ‘Qoçgiri’olarak yazarlar. Koçgiri, Kürtçe de ‘Goçagır’ olan ve Türkçeye çevirdiğimizde büyük göç anlamına gelmektedir. İsmini Dersimden, Sivas ve Erzincan bölgesine yapılan büyük göç’ten alan aşiret, günümüze gelindiğinde Koçgiri aşireti olarak anılır. Yüzyıllarca Türklerle içiçe yada komşu olarak süren yaşamları bulunmaktadır. Bu, Türkleştirme asimilasyonuna uğramalarına ve asimile edilmelerinde en önemli etken olur. Kimi yazar veya tarihçilerin kaleminden, koçların, koyunlara bırakıldığı gün yada zamandan gelmektedir. Oysa bu iddialar gerçeği yansıtmıyor. Özellikle Cumhuriyet döneminde kasıtlı çıkarılan iddialardır. Koçgiriyi Kürtlerden koparmak, asimilasyon politikasında başarılı olmak için ortaya atıldı.



Koçgiri, ismini koç veya koyundan almıyor. Zaten adı geçen Kürt aşireti koç veya koyunlarla pek bir alakası da yoktur. Aşiretin son bin yıllık tarihinde koyunculuk yok, ancak yoğun olarak keçi türü hayvancılık yaygındır. Küçük baş hayvancılık, atalarında kalan bir meslekti. Koçgiri’ye Türkmen’liği yakıştırmak insanlık tarihini bilmemek, yada onu bilerek çarpıtmaktır. O bölgenin en eski halkı olan Kürt’lere onlarca yıl ‘kart, kurt, Türk’ün dağdaki versiyonu’ gibi yakıştırmalar yaparak, onu ve tarihini inkar etme anlayışının bir devamıdır.



Yukarıda açıkladığımız gibi, Koçgiri ismini büyük göçten alır. Ana dilleri Kürtçe olan aşiretin Kurmanci lehçesi kullandığı bir gerçek. Koçgiri’yi ‘Türkmen’ yada benzeri aslı olmayan uluslara mal etmek, yüzyıllardır sistematik işleyen asimilasyon ve bölme politikasından başka bir şey değildir. Koçgiri Türk yada Türkmen değildir, Kürt’tür. Türkmen’lerin bir zamanlar orta Asya’dan yada Horasan’dan gelmeleri, Koçgiri ile bir bağlantısı bulunmamaktadır. Bu bağlantı olsa olsa komşuluk veya halk kardeşliğidir. Anadolu gibi, Horasan’da bir çok halklara ev sahipliği yapmıştır.









DERSİM ÖNCESİ : HORASAN



Hititler'in M.Ö. 1200 yılında Ege ve Akdeniz'den gelen deniz kavimleri tarafından yıkılmasından sonra da halkların dağlık bölgelere, orta Asya’ya, özelikle de Horasan'a akın ettiği tahmin ediliyor. Anadolu'da ve Kürdistan'ın batısında, Asur ve Deniz kavimlerinin arasında kalan Kürtler, Kafkaslar'a ve Horasan'a yöneldiler. M.Ö 843'ten kalma bir Asur tabletinde, Kırmanşah sakinlerine Aryanlar denilmektedir. Aryanlar buraya M.Ö 900'lerde, Herat ve Meşhed Serans geçidinden gelmişlerdir . İlk göçten bir kısmının tekrar döndüğü düşünülebilinir. Kürtlerin Horasan'a gelmeleri Arap, Asur ve Deniz kavimlerinin saldırıları döneminde yaşandı. Özellikle de Arapların Kürdistan'a ve Bereketli Hilal çevresine saldırmaları sonucu Kürtlerin belli bir kısmı, bugünkü Kuzeybatı Kürdistan'a geçmek zorunda kaldı. Med İmparatorluğu (MÖ 712- 550) döneminde de Kürtlerin burada olduğu biliniyor. Şoreş Reşi’nin 22.10.03 tarihinde Ö.Politika gazetesinde yayımlanan dizisine göre, Taberi şunu aktarıyor: "Halife Ömer ile biri arasında şöyle bir diyalog geçer: Ömer: 'Keşke bizimle Horasan arasında ateşten bir deniz olsaydı', der. Diğeri, bunun nedenini sorar. O da; 'Oradaki halk (Türkler.K.L) bizim üzerimize geleceğine, yöredeki halkın (Kürlerin.K.L) üzerine gider,der” Bu da Kürtlerin orada Müslümanlığın yayılmasından önce de yerleşik olduğunu gösterir. Buradaki Kürt ve Fars halkları, 720'ye kadar Araplara karşı direnmişlerdi. Bu halklar, Ömer ve Emeviler'den sınırsız bir baskı gördü. Bu nedenle, özellikle de Kürtlerin bir kısmının Hindistan'a, bir kısmı da Sibirya içlerine kaçtığı belirtiliyor.



İslam orduları, yüzbinlerce insanı öldürdükten sonra Horasan’ı alabildi. Savaşların din veya inanç adına yapıldığı bir dönemdi. Uluslaşma veya ulus devleti kurma yerine, savaşlar din ve inanç adına yapılıyordu. O gün bu Coğrafya Kürt ve Fars’ların doğal olarak korundukları bir kale durumundaydı. Çünkü Horasan, Zerdüşt dininin, ilmin, müziğin ve felsefenin dünyaya yayıldığı önemli merkezlerden biriydi. Hz. Ali dönemindeki bir isyanı Halid bin Kurra bastırmıştır. Muaviye dönemindeki isyanı da, Abdurrahman Bin Semure bastırdı. Eba Muslim Horasani’nin hakkında bilinenlerin bazıları şöyledir; M.S. 715 yılında da Kuteybe Bin Muslim ortalığı kasıp kavurdu. Eba Muslim Horasani de 745'te Horasan'a geldi. Suriye'den geldiği için Arap olduğu iddia edilir, ama tarihi belgeler Eba'nın bir Azerbeycan Kürdü olduğunu göstermektedir. Bir de o dönem Suriye'nin önemli bir bölümünün Kürtlerin elinde olduğunu hatırlatmak gerekir. Eba Müslim Horasani (M.S. 718-755), neredeyse Horasan'ın ve oradaki Kürtlerin bir kahramanlık sembolüdür. Bu Kürt ileri geleni hakkında çok rivayet vardır. Bu konuda, Abbasi Şairi Ebu Delama'nın onun için yazdığı bir kaç cümleyi aktaralım:



’Ey Ebu Mucrim

Ey katil Eba

Sen Mansur'a ihanet etmek istedin

Senin Kürt ataların da hain idi

Sen, beni öldürmekle korkutuyordun

Ama, büyük savaş seni kendi ellerinle

parçaladı.’



Eba'nın öncülüğündeki çok sayıdaki Kürt aşireti, Horasan'dan Kerkük, Erbil ve Batı'ya doğru gelerek Emevi güçleriyle çarpışır ve sonuçta Abbasiler'in iktidara gelmesi sağlandı. Abbasiler döneminde Kürtler sınırlı da olsa bir rahatlama dönemi yaşadı ve onlarca beylik meydana getirdiler. Ama Eba Muslim'in 754'te Ebu Cafer Mansuri tarafından öldürülmesi üzerine, Horasan'daki Kürtler yine ayaklandı ve güneye giden 24 aşiret, Abbasiler'e karşı üç ay savaştı. Eba'nın intikamını almak için savaşan bu 24 aşiret yenilerek Mardin, Urfa, Malatya, Maraş ve Halep mıntıkasına çekilmek zorunda kaldı. 1164 yılına kadar bu bölge ile Hama ve Humus arasında kaldılar. Bunların büyük bir çoğunluğu daha sonraları (1165) İç ve orta Anadolu bölgesine yerleşecekti.



Horasan'da kalanlar da binlerce kayıp verdikten sonra, Abbasilerin eliyle Samsun-Canik'ten Adana'ya kadar olan bölgede, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki sınıra serpiştirilerek, İslamın kalkanı görevi gördüler. Bunu, dönüş olarak ta adlandırabiliriz. Harun el-Reşit (786-809) döneminde Badıllı (125 aşiret), Şadi(18500 hane) ve Reşi aşiret konfedarasyonları, Kandahar, Mazenderan, Horasan ve Secistan'dan getirilerek, Samsun-Canik ile Kayseri ve Adana-Sis arasında Bizanslılara karşı tampon olarak yerleştirildi.Türkler, 1040 yılında Horasan'a girdi. Rey şehrini tahrip ettikten sonra Kazvin'e geçtiler, ama orayı alamadılar. Bu kez Ermenistan'a saldırdılar. O dönemde, Kürt aşiretleri birleşerek Oğuzları yendi ve onları Azerbeycan'dan attı. Oğuzlar, Horasan'a dönerek Tuz şehrinden yaklaşık 100 bin, köylerden de 20 bin insan öldürdü; 150 bin kişi de esir alındı. Bu dönemde büyük bir Kürt nüfusunun Anadolu'ya geldiği bilinmektedir.



Timur ilk olarak Horasan'a geldiğinde, Tus şehrini yerle bir etti. Bazı tarihçiler, Timur'un orada Kürtlerle karşılaştığını ve onların ayaktaki develeri yüklemelerine hayran kalarak, bu dev yapılı insanları emrine almak isteğini, aktarır. Yine bazı tarihçiler, 1245-1389 yıllarında, Herat'ın güneyindeki dağlarda "Kürt" isimli bir hanedanın varlığından söz ettikleri bilinmektedir. Böylece Horasan'ın bir Kürt yurdu olduğuna dair verilere rastlamak mümkündür. Horasan’ı iki kez gezen ve bunu Özgür Politika gazetesinde dizi olarak yayımlayan Şoreş Reşi, bölgeyi şöyle tarif etmektedir:



“Meşhed Eyaletinin Kürt şehirleri doğudan batıya doğru şöyle sıralanır: Kelat, Çınaran, Deregez, Koçan, Şirvan, Bojnurd ve güneyde Sebzıvar ile Esferayn. Son ikisi hariç, diğer şehirlerin çoğunluğu Kürt. Bojnurd şehrinin 120 bin kadar nüfusu varki ve bunun 100 bininin Kürt olduğu söylenir. Şadi aşiretinin kurduğu bir şehir. Bilindiği gibi bugün; Suriye, Batı Kürdistan, Konya, Kafkaslar'a dağılan bu aşiretler konfederasyonu, Horasan Kürtlerinin de önemli bir bölümünü meydana getirir. Horasan'da bu isim altında toplanmış 23 aşiret bulunuyor. Bilindiği üzere Kürtler, Osmanlılar ile Safeviler arasındaki çekişmelerden, savaşlardan çok çekti. Özellikle de 1500'lerden sonra bu mücadele, dini bir çekişmeye büründükçe kuzeyden güneye kadar aradaki Kürtler zarar gördü. Mayıs 1515’de Yavuz Sultan Selim’in Anadolu’da ki Alevi inançlı Kürt katliamı, bölgeye yansıyordu. Bu çalkantılı döneminde 1590 yılında Osmanlılar ile Safeviler arasında bir anlaşma sağlandı. Buna göre Azerbeycan, Gurcîstan, Ermenistan, Şehrî Zur ile Lorıstan ve Hemedan Osmanlılara geçti. Bu dönemde genişleyen Osmanlı devletinin halk üzerindeki baskı ve sömürü politikası da şiddetlenmişti. Halk bir yandan göç etti, bir yandan da Celali isyanları başladı. Aynı zamanda Abbas da batıdaki Kürtleri Horasan'a sürmeye başladı. Osmanlı padişahı’da Dersim’de ki Kürtleri (Koçgiri) Erzincan ve Sivas mıntıkasına doğru sürüyordu.”

Kürtlerin bir daha dönmemek üzere Horasan’a göçün ilki 1490-1500 yıllarında gerçekleşmiştir. Kasr-i Şehri antlaşmasından sonra, Horasan’a Kürt göçü önlendi. Bu dönem Qeremanlı aşireti, Şah İsmail'le sığındı. Qeremanlılar bugün de Horasan'da çok kalabalıktır. Bir kısmının hala göçebe olduğu bilinmektedir. Büyük bir bölümünün ise Aşxane İlçesi'nin dağlık kesimlerinde yaşadıkları anlatılmaktadır. Şah İsmail'in bugün sürgünde yaşayan Kürtler üzerinde büyük bir dini tesiri olduğunu bilinmektedir. O dönemde Şah'ın ordusunun % 80'ini Kürtler oluşturmaktaydı. 1500 yıllarında yapılan ikinci büyük göçün ise Şah Abbas ( 1587-1628) döneminde gerçekleşti. Şah Abbas 1593'te Kürt ileri gelenleri ile bir toplantı yapar. İki devlet arasında sıkışan Kürtler ve Çemişgezek Konfedarasyonu, Şah'ın oyununa gelerek Xwar-Weramin (Tahran'ın güney mahalleleri) mıntıkasına gitmeye razı olmuşlardı. Safeviler döneminde yaşanan Özbek ve Türkmen akınlarını durdurmak için, Kürtler kalkan olarak düşünülmüştü. O bölgeye yerleşerek bu bölgenin İran topraklarında kalmasını sağlamışlardı. Kürtlerin bölgedeki askeri etkisi büyük olduğu için bu plan uygulamaya konuldu.







Horosan’da Kürt Şehirleri



Horasan göçünde Kürtlerin kurduğu ilk şehirin ismi Şirwan’dır. Bu ismin Kürdistan,dan götürüldüğüne inanılıyor. Daha sonra 55 km daha doğuya giderek Xabûşan (Bugünkü Koçan) şehrini kurdular. Aynı dönemde, Şadi konfedarasyonu da Bojnurd şehrini kurdu. Bojnurd'da Şadilerin kurduğu bir saray bulunmaktadır. Bu saray’ın ismi "Neynıkxane" dir, Türkçe aynalı oda anlamına geliyor. Horasan’da Şirwan, Koçan, Bojnurd, Aşxane ve benzeri Kürt şehirleri bulunmaktadır.



Horasan'da 110’u aşkın aşiretin yaşadığı belirtilmektedir. Horasan’daki en büyük Kürt aşiretleri: Şadi, Keyvan, Qereçorlu, Qereman, Milan, Celali, Şexemiri, Laini, Zaxuri, Sevıka, Badılli, Topkan, Omeri (Emari) ve Reşi’dir. Yüksek ve dağlık yerlerde yaşayanlara Lawin, biraz daha düzlük ve ovalarda yaşayanlara ise Lain’ler deniliyor. Ekrem İzi'nin ‘Her Yönüyle Sincik, Malatya, 2000’ isimli eserinde yazdığına göre, Adıyaman'ın Sincik İlçesine bağlı Lain (Bugünkü Alacık Köyü) bölgesine ait Osmanlı kayıtlarna rastlanmaktadır. Örneğin, "1519'da Lain'de beş hane, bir bekar var; 1524 de 7 hane; 1530 11 hane, 1 bekar; 1547 de 12 hane 2 bekar" Bu iki bölgenin birbiriyle bir bağlantısı olduğu iddiası var. Yavuz Sultan Selim'in katliamlarından kaçan halkın bu ismi kendisiyle birlikte Horasan’a götürdüğü düşünülüyor.



Tewehhudi: "Kürtler Horasan'a geldiklerinde 45 bin aile veya 225 bin nüfusları vardı" diyor. Bazı kaynaklarda bu, 15-50 bin aile ve 1.900.000 nüfus olarak geçmektedir. Daha gerçek tahminlere göre Horasan’da bugün 1.5 milyon civarında Kürt yaşamaktadır. Horasan, özellikle de savaşlarda ve Nadir Şah (1688-1747) zamanında, Kürtler çok eziyet gördü. Yaşadığımız 21. yüzyılda dahi, buradaki Kürtlerin sayılarını belirten herhangi bir resmi belge yok. Şah, Osmanlı-Rus sınırına beş bin aile yerleştirirken, iki bin Omeranlı aile de (60 köy) Qoçan'dan (1730) Gilan'a sürgün edilir. Qazvin'e de Omerli, Bahadırlı ve Bisanlı gibi aşiretler bulunup, bunların da Nadir Şah döneminde Horasan'dan buraya getirildikleri bilinmektedir. Bugün burada yaşayan 1600 köyün de Kürt olduğu bilinmektedir.



Herodot'un yazdıklarına göre: "Asya'da bir ova var. Her yanı bir dağla çevrilmiş ve dağın beş boğazı var; bu ova eskiden Khorasanlılar'ındı; Hyrkanialılar'ın, Parthialılar'ın, Sarangialılar'ın ve Thamanaeililer'in ülkelerine sınır düşüyordu, ama şimdi buraları İranlılarındır ve büyük kralın (Dariyus-ben) mülküdür. Dağdan Akes adındaki ırmak çıkar, beş kola ayrılır ve bu ülkelerin topraklarını sulardı. Kral bu boğazları kapattı ve suyu ovaya saldı. Komşu ülkeler susuz kalınca gelip yalvardılar. O da haraç alarak suyu veriyordu” (Azra Erhat, Herodot Tarihi, 1983, Remzi y). Lain Kürtlerinin yaşlıların başında sarı renkli sarıklar vardır. Bunların eskiden Kürdistan ve İç Anadolu'daki Kürtler tarafından da kullanılıyordu. Bölgede yaşayan Kürtlerin, Anadolu’daki Kürtlerle benzerlikleri bulunmaktadır.



Kürtlerin hakimiyet kurdukları alan, Medler döneminde en geniş sınırlarına varmıştır. Med imparatorluğu dönemi, aynı zamanda Kürtlerin zenginlik dönemiydi. Batıda Kızılırmak, Doğu’da Hindistan, Güneyde ise Süleymaniye, Bağdat ve Halep yakınlarına kadar olan coğrafya, Kürtlerin çoğunlukta oldukları bir coğrafya idi. Medlerin bundan, 2552 (M.Ö 548) yıl önce yıkılmasından bu yana Kürtler siyasi, ekonomik, kültürel, askeri ve ruhi olarak bir araya gelemedi. Artık Kürtler için parçalanmış bir yapı söz konusuydu. Belirli bölgelerde belli kabile veya aşiretler kimliklerini korumaya çalıştı. Horasan Kürtlerinin yüzde 95'i Kurmanci konuşmaktadır. Çok az bir bölümü Lori ve Hewramanice'yi konuşuyor.





HORASAN SONRASI : DERSİM



Koçgiri aşiretinin bilinen en yakın tarihi, Dersim ile başlar. Dersim tarihini bilen, Koçgiri tarihinide iyi bilir. Yüzlerce yıllık Dersim tarihinde Koçgiriyi görmemek Dersim’i anlamamakla eş anlamlıdır. Dersim’den günümüze gelen yüzü aşkın kabile bulunmaktadır. Koçgiri aşireti Dersim’in en köklü ve yığınsal aşiretlerindedir.



Yavuz Sultan Selim’in sürgünleri olan Dersim’liler başlangıçta iki ana kabileden (aşiret) oluşur. Koçgiri aşiretinin ataları, Şeyh Hasanlar, kuzey ve batı Dersim’de iskan olurken, diğerleri de eski Dersim yani Doğu Dersim’de kalanlardı. Şeyh Hasanların, Horasan Kürtlerinden oldukları bilinmektedir. Doğu Dersim’de kalan Kalmansurlar aşireti, bugün kendine Dersimliler diyenlerdir. 19. yüzyılın ortalarında bütün Dersim aşiretlerinin nüfusu 200 bin olarak tahmin ediliyor. Dersim’in Hut ve Tujik bölgelerinde yaşayan Kürtlerin sayısının 100 bin olduğu söyleniyor. Yine 19. yüzyılın başlarında bölgede yaşayan Kürtler ise, 5 değişik aşiret olarak yaşamaktadır. Bunlar, Dersimli, Balabanlı, Çaraklı, Kureşli ve Şeyh Hasanlar’dır.



Dersim’de Koçgiri oluşumu, M.S.700, 1071 ve 1258 yıllarında İran’ın Horasan bölgesinden yapılan göçlerle tamamlanır. Bölgedeki savaş ve sürgün politikaları Koçgiri Kürtleri’nin 5 asır boyunca Horasan’dan Dersim’e göçmelerine neden olur. Hazar denizinin güney batısında, bugünkü Afganistan ile İran topraklarında bulunan Horasan bölgesi Dersim Kürtlerinin yada eski deyimle Dersim aşiretlerinin çıkış noktası olduğu konusunda bütün tarihçiler hemfikirdir.



Horasan’dan gelmelerinden yola çıkılarak birçok Türk veya Kemalist siyasetçi, tarihçi veya yazar, Koçgiri aşiretinin Türk yada Türkmen olduğunu öne sürerler. Bu gerçek dışı bir iddia’dır. Bu iddia Cumhuriyet döneminde bilinçli olarak ortaya atılmıştır. Asimilasyonu gerçekleştirmeye ve Kürt gerçeğini inkara dayalı bir iddia. Koçgiri aşiretinin ana dili Kürtçe’dir. Kürtçe’nin Kurmanci lehçesini konuşmaktadır. Kültürel, sosyal, tarihsel ve sosyolojik yapısıyla Kürt ulusunun bir parçasıdır. Arap yada Türk değildir.



Bugün dahi, yani yaşadığımız şu 21 yüzyılın ilk yıllarında, sözünü ettiğimiz Horasan (Xoarasan)’da yaşayan 1.5 milyon Kürt vardır. Bunlar 5 bin yıldır burada yaşadıklarını, Kürt olduklarını ve Zerdüşt inancından geldiklerini söylüyorlar. Sadece söylemeleriyle de değil yapılan bütün bilimsel araştırmalar bu yönde sonuca varmıştır.



Alevi inançlı Koçgiri ve diğer aşiretlerden Anadolu Kürt’lerine ilk Türkmen’lik propogandasının tarihi kökeni biraz daha eskiye daynmaktadır. Hacı Bektaş-i Veli, Yunus Emre ve Mevlana, Anadoluda ki Kürt kökenli Alevilerin, aslında Türkmen olduklarının, propogandasını yaydılar. Bu propoganda, cumhuriyet döneminde ise devletin resmi idelojisi olarak kabul edildi. Bu idelojinin bayraktarlığını ise Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) yapıyordu. İslamiyet’in yayılmasında sonraki süreçte, Osmanlı İmparartorluğu ve özellikle Türkiye Cumhuriyeti döneminde “Türkmensiniz yada Türkmeniz” içerikli, asimilasyoncu propoganda daha da artırıldı. Bunun için uygun bazı Alevi kuruluşlarıda bulunmuştu.



Alevi Kürtler veya Koçgirililer, Kürt olmaktan utanmamalıdır. Kendini inkar etmek, korkudan kaynaklanır. Çekinme ve horlanmadan kaynaklanır. Oysa ne inkar, ne korku nede çekingenlik tarihsel gerçeğin üzerini örtemez ve örtemedi. Horasan bölgesinden göç ettirilen üç ana Kürt aşireti bugünkü Diyarbakır, Dersim ve Van yöresine yerleşirler. Ancak bizim konumuz bu aşiretlerden Koçgiri’nin dünü ve bugününü incelemektir.





Koçgiri Kürt İsyanı ve Unutulması İstenen Halk Kahramanları



Bu konuda sınırlı olsa da epeyce yazılmış eser var. Birinci dünya savaşından sonra dağılma sürecine giren Osmanlının yıkımının altında Kürtler kalır. Bu yıkıntının altındaki Kürtler 20 küsür sene kesintisiz ayaklanma, direniş veya isyan örgütlerler. İşte bu kesintisiz Kürt başkaldırılarının ilk çığırını Koçgiri halkı açıyordu. Koçgiri isyanına kadar aralıklı, küçük çaplı yada sadece kendi alanını kapsayan başkaldırılar vardı. Fakat her yenilgi sonrasında alev sönmese de, köz olarak kalıyordu. Kendi içerisinde yanan köz, yeni bir tutuşturucuyu bekliyordu. Bu isyanlar içerisinde, Koçgiri ayaklanması nitelik olarak farklıydı. İlk defa, kapsamlı planlanan, ulusal sorunu öne çıkaran ve pazarlığa oturan bir başkaldırydı. Ne var ki Koçgiri ile başlayıp Dersim’e uzanan bir halk önderi sürekli gölgede bırakıldı.



Olaylar irdelenirken aşiret reislerine, hak etmeseler de birinci rol veriliyordu. Oysa gerçek roller, gerçek sanatçıya verilmeli. Olayların kahramanları halkın içerisinden çıkanlardı. Gerek Koçgiri gerekse Dersim isyanında çok önemli bir isim var. Her iki direniş de, halkın içerisinde çıkarak tamda kavganın ortasında isyanın organisazyonunu gerçekleştirdi. Aşiret reisleri bugün daha çok konuşuluyor, dünde öyleydi. Ama gerçek öyle midir? Bazı yanlarıyla karanlıkta kalan Koçgiri’yi gün yüzüne çıkarıp yeni kuşakların dikkatine sunmaktır. Koçgiriyi aşiretçilikten alıp bugüne evrensel kılan, o ilkel yaşam biçimini aşarak, Ortadoğu, Mezepotamya yada dünaynın başka noktasında modern yaşayan Kürt ulusunun uygar bir parçası durumundadır. Koçgirinin son bin yıllık tarihi incelendiğinde, hep ileriye koşar bir devinim halindedir. Aşiret yaşamından, evrensel yaşama adım atmaktadır. Tıpkı diğer Kürt kardeşleri gibi, Latin Amerikalı, Afrikalı yada Avrupalı gibi.



Bugün Koçgiri yok, var olan aşiret yaşamı da yok olmaya yüz tutmuş, yerine modern insan, evrensel insan filizlenip büyüyor. Başlangıcından bugüne Dersim tarihi yazıldığında Koçgiri’yi Dersim’siz bırakmak, Dersim tarihini eksik yazmak olur. Dersim bir bütündür, bütünden ayrılan parçalar yada dilimler vardır. Ya bir bütün olarak tarihi ele almak gerek yada bütünden ayrılan parçaların dününü ve bugününü iyi ele alınmalıdır. Dilimlenen parçaların tarihini de yaparken bütünü bozmamak elden bırakılmamalı. Koçgiri bir bütünün parçasıdır. Bu parçayı bütünden koparılan dilim şeklinde doğru analiz edilir, tespit ve analizler yerli yerine yapılırsa, bütünden kopan bir dilim gibi tekrar yerine oturur. Kuşkusuz Koçgiri halkı karpuzdan kopan bir dilim olmadığı gibi Dersim halkıda karpuz sayılmamalıdır. Örnekleme açısından yararına inandığım için bu örneklemeyi verdim.



Kürt aşiretleri içerisinde en genişlerinden birisi olan Koçgiri’nin tarihini yazı diline aktaramayan tarihçiler sorgulanmalıdır. Birçok Kürt aydını, yazar ve araştırmacısı da Koçgiriyi derinlemesine araştırıp, su yüzüne çıkarmamıştır. Koçgiri ile ilgili araştırma ve tarihi veriler 20. yüzyıl öncesi gezginlere, İngiliz, Fransız yazarlara veya anlatımlara dayanmaktadır. 20. yüzyılda ise çok az sayıda anlatımcıya veya sınırlı araştırmaya dayanıyor. Türkçeye aktarılan en önemli tarihi belge ise Dr Nuri Dersimi’nin anılarıdır. Eğer M. Nuri Dersimi, genç yaşta Koçgiri isyanına katılıp daha sonrada Suriye’ye geçerek anılarını yazmasaydı o tarihi de kaynak bulup yazamayacaklardı veya yazamayacaktık. Resmi devlet tarihi ve tarihçilerinin asılsız enformasyon bombardımanına devam edilecekti. Olayın kahramanlarının yazılı ve birinci elden kaleme aldıkları bir esere sahip değildik. Osmanlı tarihinden ve bazı dış gezgincilerden öğrenmeye devam edecektik. Dr N.Dersimi herkese birinci elden kaynak oldu.







Koçgiri’nin Aşiretsel Kökenleri



1071 yıllarında Dersim’in batısına yerleşip yaşamaya başlayan altı kardeşten oluşan Şeyh Hasan’lar kabilesi bugünkü Koçgiri aşiretinin ana çıkış yeri olur dersek doğru bir tespitte bulunmuş oluruz. 1071’de başlayan bu oluşum 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde 30 bin haneyi ve 250 bin nüfusu aştığı tahmin edilmektedir. Bu aşiret, 1920’ lerde bağımsız Kürt devleti için silaha sarılmaktan geri durmuyordu. Gününmüzde kendisini Koçgirili saymayan yüzbinlerce insanın olduğu, bunun aksine Koçgirili olmakla gurur duyan bir o kadar insanın olduğu unutulmamalı. Toplumların tarihini, insanlık tarihinin bütününde görmeliyiz. 600 yıl süren Osmanlı imparatorluğu nun çöküşüyle teker teker ortaya çıkan yeni devletler zincirine, Kürtler de bir halka olmak istiyordu. Koçgiri, Dersim, Şeyh Sait, Zilan, Ağrı ve diğer isyanları bunu kanıtlıyordu. Koçgiri aşiretinin tarihsel gelişimi hakkında birçok yazar veya tarihçinin değişik iddia veya görüşlerine rastlarız. Ancak bunlar, tarihsel süreci değiştirmeye kafi gelebilecek iddialar değildir.



Koçgiri aşireti en geniş Kürt aşiretlerindendir. Tarihsel olarak önemli olaylara damgasını vuran bir halktır. Onun gerçeğini anlamak için bağlı olduğu ulusal değerlere bakmak gerek. Onun bir parçası olduğu halkın tarihsel gelişimine bakmak gerek. Onun parçası olduğu ulusun ulusal kökenlerine ve ulusal kimliğine, kültür ve yaşam biçimine bakmak gerek. Kısacası Koçgiri aşiretinin üzerinde yaşadığımız gezegenin hangi kara parçasında olduğu, bu toprak parçasının binlerce yıl hangi milletin toprak bütünlüğü olarak bilinen coğrafyada yer aldığına bakmalıyız. Kültürel yapısının, dil ve iktisadi yaşamının hangi ulusa tekabül ettiği ele alınmalıdır. Çok yönlü, geniş ve maddi delillerle yapılan araştırmalara da gerçek Koçgiri su yüzüne çıkar.



Elimizdeki Osmanlı imparatorluğunun çok sınırlı bazı arşivleri, Koçgiri isyanı ve önderlerinin gününmüze aktarılan yazıları tek çıkış noktasını oluşturuyor. Geçtiğimiz yüzyılda yaşayan insanları dinleyip bugüne bir tarih belgesi bırakılamadı. Bu Kürtlerin eksiğiydi, Koçgirililerin eksiğiydi. Daha doğrusu dünün başarısızlığıydı. Bu başarısızlığın gerçekleşmesi için o günün egemenleri ellerinden geleni yapmışlardı, bugün de yaptıkları gibi. O dönemin koşulları da gözardı edilemez. İnkar ve imhanın yaşandığı ortamlarda tarih yazmanın zorlukları var. Günümüzde dahi tarihi çarpıtmalar yapılmaktadır.



Bir ulusun dinsel inançları farklı olabilir. Üzerinde yaşadığımız coğrafyada olduğu gibi dünyanın her köşesinde farklı inançlara sahip insanlar veya topluluklar mevcuttur. Hatta aynı ulusa mensup kişi ve topluluklarda farklı dinsel inançlara sahip olanları vardır. Dinsel inançlar günümüzde dört ana kitap ve peygamber etrafında bütünleşmiş durumdadır. İki bin yıl önceki din faktörü Ortadoğu ve Mezapotamya topraklarında başladı. İslamiyet, Hristiyanlık yada Musevilik gibi dinler etrafında bölünen insanlığın içerisinde, Koçgiri yada Kürtler de islamiyete inanmışlardı. İslamiyette zamanla farklı inançlar türemişti. Özellikle Anadolu’da ki alevilik felsefesi Koçgiri halkınıda etkisi altına almıştı. İslamiyetten önce Zerdüşt inancına sahip Alevi Kürtler, Türklerden önce İslamiyete inandıkları da biliniyor.







Alevi ya da Sünni Olmaları Koçgiri’yi Türk Ulusunun Mensubu Yapamaz



Alevi yada sünni olmaları Koçgiri’yi Türk yada başka bir ulus mensubu yapamaz. Dersim, Mezepotamya ve Kuzey Ortadoğu’da yaşayan halklar araştırıldığında Kürt ulusu ile karşılaşırız. Hazar Denizi, İran’ın Horasan bölgeleri bugünkü Koçgiri ve Dersim Kürtlerinin anayurtları olarak karşımıza çıkar. Kürtler derken, sadece Dersim kökenli ve bugün alevi dinsel inancını benimseyenleri kast ediyoruz. Kuşkusuz sünni inançlı Kürtler de bulunmaktadır. Ancak kitabımızda Alevi inançlı Kürtler konu edilmektedir. Kürtler, bu bölgelerde yaşanan savaşlarda yüzbinlerce insan kaybettiler. Bugün sayıları milyonlarla sayılan Alevi inancındaki Kürtlerin Dersim, Sivas, Maraş, Kayseri, Malatya, Erzincan, Elazığ, Adana, Adıyaman, Kayseri, Kars, Bingöl, Bitlis ve Erzurum gibi yerlere dağılmaları tesadüfi değildir. Savaşlardan sonra başlayan sürgünler bu halkı buralara kadar savurmuştur. Sistemli uygulanan asimilasyon politikları Kürtlerin sürüldükleri bazı bölgelerde ‘Türkleştirilmeleri’ yada ‘Türkmenleştirilmeleri’ne yol açmıştır.



Türkiye’nin batısına, iç Anadolu ve Trakyasına sürülmekle kalınmamıştır. İnsanlar bugün Yunanistan’a ait Rodos adası, Mısır, Şam, Halep, Beyrut gibi birçok uzak yerlere sürgün edilerek hedeflenen “ıslah” politikası gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Dünyanın en çok sürgün yaşayan halkı olarak tarihleşen Kürtlerin içindeki bir aşiret olan Koçgiri’de payını almıştı.



Koçgiri’nin Horasan ve Hazar denizi çevresinde başlayan sürgün hayatı Dersim’de noktalanmamıştır. Dersim’in batısına sürekli uygulanan bir sürgün politikası dönemin egemen güçlerince gerçekleştirilmiştir. Şeyh Hasanların Dersim’in batısında başlayan yaşam macerasında Koçgiri aşiretinin ilk tohumları atılır. Altı kardeşin Dersim’in batısında ki yaşamı daha da batıya doğru yol olur gider. Bugün Erzincan’ın Refahiye ilçesine bağlı Koçgiri köyü, Koçgiri aşiretinin vücut bulduğu bir mekan olur. Bugün ismi Gümüş Şakar Köyü olarak değiştirilen kasaba Koçgiri’nin yüzyıllarca yaşam bulduğu bir coğrafyadır. Dersim’in batısıda sayılan Nazimiye ve Refahiye gibi bölgeler Koçgiriye uzun yıllar ev sahipliği yaptı. Burada başlayan yolculuk bugün Sivas, Kayseri, Maraş, Adana ve Malatya ya kadar genişler. Son elli yıldır daha doğrusu ikinci dünya savaşında sonra buralardan da uzaklaşarak yada sürgün edilerek Türkiye’nin batısına hatta Avrupa ve Amerika’ya kadar süren sürgün ve göç yaşamı devam etmektedir.



Kürtlerin beş ayrı ülkede başlattıkları uluslaşma savaşımı vardır. Bu daha çok temel insan hakları, eşitlik, adalet ve özgürlük istemi doğrultusundadır. Ulusal varlığını kabul ettirme mücadelesidir. Yoksa, uluslaşma, yeniden aşiret yaşamına dönmek için değildir. Dünyada gelişen kapitalist yaşam ve üretim ilişkileri, feodal yaşam biçimini ve etkilerini tasviye etmektedir. Kapalı yaşam biçimi değişmektedir. Ekonomik ilişki ve ihtiyaçların seyri değişmektedir. Koçgiri aşiretinin giderek çoğalan nüfusu, ülkedeki ekonomik darboğaz ve geçim sıkıntısı karşısında yeni açılımlara girmek zorunda kaldı. 1920’de 60 haneli ve 350 nüfuslu bir köyün dağılmaması durumunda, 2004 yılındaki hane sayısı enaz 600, nüfusu ise enaz 4000 olacaktı. Bu durumda zaten sınırlı olan gelir kaynakları bu kadar insana nasıl pay edilecektir?



Türkiyede ki Kürtler son 50 yılda daha çok değişime uğradılar. 1960’ lı yıllarda Koçgiri aşiretinden çıkan ilerici gençler, ülkede ki devrimci kabarış ve aydınlanma hareketi, Koçgiri’nin aşiret yaşamını tar-ı-u mar etti. Esen sert rüzgarlar karşısında Koçgiri olarak yaşamayı zorlaştırdı. Devrimci gençlerin eski gelenek, dinsel inanç ve tutucu bağlılıklara karşı bayrak açması, dedelerin (Seyyid) köylerde kovulmasına kadar gitti. Alevilikte dedelerin dinsel açıdan yerleri ve sahip oldukları ruhani mevkinin önemi çok büyüktür. Bu mevki 1960’ lı yıllarda çatırdamaya başladı ve 1970 li yılların sonunda ise çatlayıp dağılmaya başlamıştı. Dedelik mertebesi ve bu mertebeye sahip olan Kureyşi’lerin toplumsal inançtaki yerleri sarsılınca, Alevi inançlı Koçgiri ikinci bir darbeyi ve belkide en önemli darbeyi kendi içerisinden almış oldu. Bu bir adıyla dipten gelen dalgaydı. Yüzyıllarca egemenlerin ve devletin karşısında her türlü ihaneti yaşayan, Koçgiri tamamen bir gerileme ve tökezlemeyi yaşamaya başlamıştı. Aşiret yapısı bozulup dağılmaya yüz tutuyordu. Aşiretten, evrenselliğe uzanan bir yol böylece başlamıştı.



1920’lerde Koçgiri halk hareketi başladığında, merkezi yerleşim olarak Sivas Erzincan arasındaki bölge Koçgiri olarak biliniyor. Yaklaşık 9300 (Dersim’liler dahil) silahlı direnişçinin örgütlendiği dağlık arazide ve yüzlerce köyde mevzilenmişlerdi. 340 civarındaki Koçgiri köyünde bulunan kabilelerin önemli bir bölümü direnişçilere yardım ediyordu. Zara, İmranlı, Suşehri, Kangal, Gürün, Divriği, Refahiye ve Dersim’de isyan ve kürt kurtuluş bayrakları dalgalandırılıyordu. Ayaklanma 180 km uzunluk ve 85 km genişlikte ki tahminen 20 bin km metre karelik bir alanı kapssıyordu. Koçgirili daha da geniş alana çoktan yayılmış ve yerleşik hayata geçmişti.



Koçgiri coğrafyasının dışında kalan Andırın, Develi, Göksun, Sarız ve Tufanbeyli’nin Koçgirili köyleri isyanı haftalarca hatta aylarca sonra öğrenebilmişlerdi. O bölge karışıktır diyerek, yakınlarını ziyarete gidenlerin sayısından bir azalma olmuştu. Düzenli ziyarete gidenler ise, Devletten çekindikleri için yıllarca oradaki yakınlarına uğramamışlardı. Dersim bölgesinde yaşayan Koçgiri halkı ise isyanın karargah ve destek görevine hazır olduğunu bildiriyordu.



Halk hareketi başladığında Koçgiri halkının yerleşik hayat sürdürdüğü ilçe ve iller arasından Göksun (K.Maraş) bölgesindeki Koçgiri yerleşim alanları özet olarak şöyledi:



19.yüzyılın sonlarına doğru Koçgiri bölgesi olan İmranlı ve Zara’nın köylerinden göç edip K.Maraş’ın Göksun ilçesine bağlı köylerine yerleşenler, 16 köy ve mezrada yaşamaktadır.Bunlar, Alıçlıbucak (Kömürsuyu), Akboyun, Armutlu, Acıelma, Fatmakuyu, Göynük, Hodaş, İricek, Keklikoluk, K.Çamurlu (Küçükmezdek), Kutuköyü, Kırık Kilise, Sırmalı, Sırapınar, Yeşilköy , Taşkesen, Eşeksırtı, Sülüklügöl ve Yonoluk isimli köylerdir. Göynük ve Fatmakuyu köyleri Şadili aşiretinden Kürtlerin yerleştiği, diğer köylere ise Laçinan, Resulan, Gernian, Halilan, Safıkan, Cefikan, Pervizian, İban, Zerıkian, Balikan ve Zerikian gibi Koçgiri kabileleri yerleştiler





19. YÜZYILDA KOÇGİRİ SÜRGÜNLERİ



Kürtler, kendi toprakları da dahil, komşu ülke ve kıtalara sürgüne gönderilme veya göçe zorlanmada Ortadoğu ve Mezapotamya’nın en başta gelen halkıdır! Kürt göçü veya Kürt sürgünlerini yazmak tek başına bir kitap ve araştırma konusudur. Kürtlerin tarihi, sürgün ve zorunlu göçlerle doludur. 1139’da Horasan’dan Dersim’e ve 1539’da Dersim’den bugünkü Koçgiri (Sivas)’ye yapılan büyük göçlerin dışında da önemli sürgün ve göçlere maruz kaldılar.



Koçgiri halkı, 1800’lı yılların başlarından itibaren, güneye ve batıya sürgünlere gönderildiler. Batıya ve iç anadoluya gönderilenler, aradan 200 yıl geçtikten sonra, neredeyse herşeylerini unutmaya başlamışlardır. Sarız, Develi, Göksun, Andırın, Tufanbeyli, Çorum, Kütahya ve Eskişehir’e yapılan Koçgiri sürgünü ve göçlerinin her biri birer araştırma ayrıca bir kitap konusudur. Çünkü, 19. yüzyılda güneye yerleşerek 40 dolayında yeni köy kuran, Koçgirililerin hemen hepsi sürgüne uğramıştır. Önemli bir kesimi büyük Alişan Beyin veya oğlu Mustafa Paşanın gazabına uğradı.



Bugün, Kütahya, Eskişehir ve Çorum’da yaşayan Koçgirilileri tanımak veya bulabilmek çok büyük çaba gerektirmektedir. Ancak, biz örnek olması açısından daha önce hiçbir yazıtta yer almamış bir sürgünü veya göçü burada anlatmaya çalışacağız. Güneye göç eden Koçgiri kabileleri hakkında genel bir bilgi olması açısından, oldukça önemlidir.





GÜNEY GÖÇÜ YA DA SÜRGÜNÜ:



19. yüzyılın ortalarından itibaren Koçgiri aşiretinin yerleşim alanı olan Zara, İmranlı ve Refahiye bölgelerinden göç eden ya da göçe zorlanan bazı kabileler güneye yerleşirler. Binboğa dağının eteklerine veya çevresinde yeni köyler kurarlar.



1876-1877 yıllarında Erzurum’da Ruslarla savaşa giren Osmanlı büyük yenilgi yaşar. Savaş, Erzincan ve Koçgiri’ye kadar yayılır. Alişan Bey Osmanlı ile arası yine iyidir. Gençler askere çağrılır, eğer arkasında Alişan bey yoksa zorla tutulup götürülürdü. Ruslarla harp hazırlıkları vardı ve Osmanlı, Koçgiride aşiret ağalarına dayanarak asker, gıda ve diğer savaş ihtiyaçlarını toplayıp doğudaki savaşa sevk ediyordu. Osmanlı zulmü her yerdeydi. Halk perişan ve çaresizdi. Halkın bütün yaşamı, Alişan beyin iki dudağı arasındaydı. Alişan Bey, Osmanlıyı zaman zaman kendi aşiretine tercih edebiliyordu. Aşireti zulüm altında, yeni kıtlıklar ve savaşlar kapıdaydı. Alişan bey’in yerleşim alanı, Binam’ın arka yamacındaydı.



Binam yaylasında, 6 kardeşten oluşan Laçinan kabilesi yaşıyordu. Dağın eteğine doğru akan bir derenin, kenarındaki büyük söğüt ağacının altında dışarı fışkıran su bulunmaktaydı. Suyun üzerinde 1549 yılında gelip yerleşenler Laçinan kabilesiydi.



Kabilenin, en büyük kardeşlerinden Mustafa’nın bir oğlu dünyaya gelir. Mulla isimli çocuk, henüz küçük yaşta babasını kaybeder. Annesi ise, amcası Kasım’la evlenir. Ancak kardeşlerden Topal İbo, Mulla’nın annesiyle evlenmeye niyetlenir. Kasım büyük olduğu için Kasım’ın evlenmesi uygun görülür.



Koçgiri kabilelerinde bir gelenekti, dul kalan genç gelin dışarıya verilmezdi. Mulla artık yetimdir. Annesi, her onu gördüğünde Qıcıkemın Qıcıkımın (Küçüğüm Küçüğüm) diyerek alır kucağına severdi. Topal İbo ise yengesiyle, yani Mulla’nın annesiyle evlenemediği için o günden sonra evlenmeme yemini etmişti. Mademki ben onunla evlenemedim, banada bu dünyada evlilik haram olsun der, ve Mulla’nın kendisine evlatlık olarak verilmesini talep eder. Topal İbo’nun bu talebi yerinde bulunur ve Mulla artık İbo’nun evlatlığıdır. Koçgiri’de akraba evlilği çok yaygındır ve aşirettin geleneği gereği, neredeyse dışarıya kız alıp verme yadırganırdı. Böylece, Mullanın adı artık Qıcık olmuştu.



1876 yılıydı her tarafta savaş ve yokluk yaşanıyordu. İmraniye’ye bağlı Azger köyünde bir çocuk dünyaya gelir. Çocuğa Mulla Kıcık’ın ölen dedesinin ismi verilir, yani çocuğa Alişer adı verildi. Alişer’in babası, Musa, Laçinan kabilesini çok sever, herzaman sıcak ve dostane ilişkileri vardı. Musa, sünnet düğünü yapılacak olan Mulla Kucur’un dedesinin ismini, yeni doğan oğluna vermişti. Musa, o gün bu çocuğun büyüyüp, bir gün büyük Alişan Bey’in oğlu Mustafa Paşaya katip olacağını bilemezdi. Fırtınalı yılların halk kahramanı, şair ve siyaset adamı olacağınıda bilemezdi.



Mulla Kucur, amcasının yanında ve annesiyle birlikte oldu. Büyük ailenin tek oğludur, sünnet yapılıp dinsel inançlara göre ‘erkekliğine’ kavuşması gerekiyordu. Bu nedenle, Laçinan kabilesine iyi bir düğün yakışırdı.



Aşiretin geleneklerine göre çocuğa bir kirve lazımdı. Daha ileriki köylerde yaşayan Mala Mısayban, bu işe en uygun aileydi. Dürüst, temiz ve saygın insanlardı. Bunlara yapılan kirvelik teklifi hemen kabul edilir. Binam’da düğün töreni başladı. Bir hafta boyunca çifte davullarla düğün şenliği kurulur. Oyunlar, halaylar, yemek ve eğlenceler devam eder.



Düğünün ikinci günü, dağın öte yüzündeki Alişan Bey, kulağında davul sesi yankılanıyordu. Oğlu Mustafa’yı yanına çağırır. Mustafa’ya ‘Oğlum davul sesi geliyor, kimdir, nereden geliyor bu ses’ diye sorar. Mustafa ise, ‘Baba Binam’da geliyor, Laçinan kabilesi sünnet düğünü yapıyor’ der. Alişan Bey, bozulduğunu yüz ifadelerinden belli eder, ‘peki kirveleri kimdir’ der. Oğlu Mustafa ise, Mala Mısayban (Sadıçların evi) diyerek yanıt verir. Alişan Bey düşünceye dalar, canı sıkılır ve evin içerisinde gidip gelir. Bu olaya çok bozulan Alişan Bey, Laçinanlara karşı değişik senaryolar geliştirir. Kendi kendine, “ben bu aşiretin lideriyim, bana kirvelik teklifi yapmıyorlarda, Mala Mıseyban’ları kirve yapmışlar” şeklinde mırıldanıyordu. Mala Mıseyban da kimdir?... Bu Laçinanlar çok ileri gittiler, ne büyük dinliyorlar, ne ağa, ne Bey ne de Paşa...Benden habersiz, Koçgiri’de kuş uçmaz, bunlar kirvelik teklifi yapmadıkları gibi, düğüne dahi davet etmediler. Bunların hakkında gelmeliyim, yoksa benim hükümdarlığım ve hanedanlığım elden gider...



Akşam oğlu Mustafa’ya, Laçinanların davarındaki altı tane büyük Kangal köpeğinin zehirleyip, öldürülmesi talimatını verir. Mustafa babası Alişan Bey’in talimatını gizli bir şekilde gerçekleştirilmesini sağlar. Verilen zehirli yiyeceklerle köpekler öldürülür. Laçinanlar, düğün ve eğlenceye devam etmektedirler. Davulcunun her tokmağa vuruşu Alişan beyin beynine inen bir darbe gibiydi. Düğün bir gün sonra sona erecekti. Bir gece öncesinden Laçinanlara ait 4 ot hayması ateşe verilmişdi. Bütün Laçinan kabilesinin fertleri köpeklerin öldürülmesinin nedenini ve ardındakileri araştırmaya çalışırken, bu kez de ot haymaları yakılmıştı. Herkes, helke ve kovalarla su çekip yangını söndürmeye çalıştı. Ailenin tüm fertleri uykusuz sabahladılar. Tehlikenin büyüklüğünü fark etmişlerdi. Önce köpekleri, sonra kış için hazırladıkları ot haymaları yakılmıştı. Bu kez evlerimizi yakacaklar korkusu başlamıştı. Sabaha kadar köyün etrafında nöbetler tutuldu. Çevredeki Koçgirinin diğer aşiretleri Binam’a gelerek Laçinanlara destek oldu.



Yapılan araştırma ve soruşturmalarda varılan sonuca göre, Alişan Bey’in bu kötülüğü yaptığı anlaşıldı. Alişan beyin zalimliğinin herkes tarafından kabul edilmesi, gelecekleri içinde tehlike sinyaliydi. O güne kadar Laçinanların yaylada hayvan otlatma ve benzeri küçük tartışmaların dışında, Alişan Beyle hiç bir husumetleri olmamıştı. Çevredeki diğer köylerin Laçinanlara sevgi ve saygısı vardı. Laçin aşireti kendi halinde bir kabileydi, kimseye dokunmuyor ve zarar vermiyordu. Tek uğraşları hayvancılıktı, ayrıca kışlık yiyecekleri için küçük çapta tarımcılıktı. Ertesi gün çifte davul ve zurna eşliğinde düğün devam etti. Öğlen olduğunda Laçinan konağının önü tıklım tıklım insan doludur. Kirve yerini alır, sünnetçi Mulla’yı sünnet eder.



Yaz ayının son günleri yaşanıyordu. Sonbaharın eli kulağındaydı! Düğün sonrası, kabile, bir araya gelerek, durum değerlendirmesi yapar. Kardeşler arasında süren tartışma, bir kaç gün sürer. Bundan böyle burada yaşayacaksak, ya Alişan Beyle dişe diş bir kavga başlatmalı, yada onun şerinden uzaklaşıp gitmek gerekmektedir. Alişan Bey’e, anladığı dilden cevap vermek olayları daha da çıkmaza sürüklerdi. Olaylar daha da büyüyecekti. Koçgiri aşireti içerisinden, Alişan Bey’den sonra en zengin aileydi Laçinler. Laçinan kabilesinin karşısında, hükümet veya devlet güçleri yoktu, zaten Osmanlı ile fazla bir alışverişleride yoktu, kendi hallerinde yaşayan bir kabileydi.



Yapılan tartışmalardan sonra kardeşler ikiye bölündü. Üç kardeş kalmaktan yana, diğer kardeşler ise göç edip güneye gitmeye karar verdi. Sünnet’ten sonra delikanlı olamayı hak kazanan Mulla’ya, artık Mulla Kucur deniliyordu. Mulla Kucur, amcaları Topal ibo ve Kasım’la birlikte doğduğu bu diyarı terk etmeye hazırlanıyordu. Binam yayalasında yaşayan Abbaso, Mamo çavuş ve Gonco’ları bir ayrılık rüzgarı sardı. Binam yaylasında kalan kardeşler, daha sonra Deşta Çiteye veda edip Toptaş ( Kürt Şıhlı) köyüne yerleştiler. Kazım Gül (1933)’ ün babası İsmail ağa’nın Toptaş’a ilk yerleşen kişi olduğu söyleniyor. Kazım Gül, hakiki Laçin kabilesi biziz diyor. Koçgiride kalanlar, bugün isimleri Hasköy, Toptaş, Demirtaş, Kör Hemo köylerine yerleştiler. Halen, İmraniye’de 6-7 Laçinan köyü olduğu belirtilmektedir. ( Daha fazla bilgi için Laçinan kabilesi bölümüne bakınız.)





Torosların Kuzey Yamaçlarında Yeni Bir Koçgiri Bölgesi



Alişan bey ve Osmanlı’nın baskı ve eziyetlerinden kaçan Koçgiri aşireti, güneydeki Develi, Göksun, Sarız ve Tufanbeyli ilçelerinde, yeni 40 civarında köy kurarak, ikinci bir Koçgiri alanı yaratmışlardı. Güney dediğimiz bölge, Sarız, Göksun, Develi ve Tufanbeyli’dir. Bu yeni yerleşimden sonra, Koçgiriden buralara daha iyi bir yaşam için, gelen tek tek kabilelere rastlanmaktadır. Bu göçle, Sefikan, Laçinan, Perwizian, Resulan, Gerniyan, Qalilan, Mıstıkan, Cafikan ve Kureyşan gibi Koçgiri kabilelerinin bir bölümü güneye yerleşti.



Laçinan aşireti, en değişik ve dağınık Koçgiri kabilelerinden birisidir. Laçin, İran’ın Horasan bölgesinde ve Azerbaycan’da Kafkas Kartalı anlamına gelmektedir. Laçin’in, Yiğit ve şahıs anlamlarını taşıdığı da ifade ediliyor. Kürt Koçgiri aşiretinden olan Laçinanların, Kürtçenin Kurmanci lehçesini konuştukları biliniyor. Halen Dersimin Ovacık, Nazimiye ve Hozat yöresinde yaşayanları bulunmaktadır. Hozat ve Ovacık’a bağlı Aktuluk, Kopuzlar, Yancalı, Buzlutepe, Kızılkilise, Çalbaşı, Bilekli, Keleş ve Sarıoğlan isimli köy ve mezralarda yaşayan Laçinan kabilesinin Koçgiri aşiretinden oldukları varsayılmaktadır. Aşiretin yaşlıları bazı aile üyelerinin Dersim’i terk ettiklerinde Nazimiye’de kaldıklarını öne sürmektedirler.



Eskişehir, Çorum ve Kastamonu’nun Devrekani ilçesinde, Laçin adıyla köylerin olduğu ileri sürülmektedir. Bugün köy isimlerinin değiştirildiği tahmin edilebilir. Bu köylerdeki, Laçinanları araştırma durumumuz olmadığı için çok fazla bilgi sahibi olamıyoruz. 1970 nüfus sayımında İmranlı’daki Laçinan sayısının, sadece Demirtaş köyünde 600 kişi olduğu devletin resmi arşivinde kayıtlıdır. İmranlı’da ki kabilenin ileri gelenin ise, Dursun Demirtaş olduğu devletin 1960’lardaki resmi kayıtlarında belirtilmektedir. 1930 nüfus kayıtlarına göre Dersim’deki Laçinanların hane sayısı 78’dir. Aynı dönemde, İmranlı’da altı köyde ve Göksun’da da bir köyde iskan oldukları bilinmektedir. Türkiye’nin batısına giden sürgünleri saymazsak, aynı dönemde bu iki ilçedeki Laçinan hanesinin yaklaşık 200 olduğu varsayılıyor.



Koçgiri halk ayaklanmasında kendi güçleri oranında isyana destek verdiler. Eski adı İN olan Demirtaş köyünün yaslandığı tepenin altı eski bir sığınaktır. Cumhuriyet döneminde ismi değiştirilen Demirtaş’ı herkes İN olarak bilmekteydi. İsmini, adı geçen yeraltı barınağında almaktadır. Sığınağın, bugün girişi çökmüş durumdadır. Ancak Koçgiri ayaklanmasında takriben 800 silahlı Kürt savaşçısına barınak görevi yaptığı belirtiliyor.



Koçgiri halk ayaklanmasının önderi Alişer’in, eşi Zarife ile birlikte konuk olduğu Demirtaş ve Toptaş (Şıhlı) köylerinde örgütlenme çalışması yürüttüğü, başlayacak olan ayaklanmaya destek istediği söyleniyor. Alişan beyin zülmunden eziyet çeken kabile, Alişer Efendiye saygı duyan ve onun öncülüğünü benimseyen durumdaydı. Demirtaş’taki bu sığınağın, isyan sırasında çok sayıda Koçgiriliyi kurtardığı söyleniyor.



İmraniye’ye 20 km mesafedeki Binam yaylasında, 1876 yılında dağılan altı kardeşten oluşan Laçin kardeşlerden üçü Göksun’un Alıçlıbucak (Kömürsuyu) köyünü kurarlarken, diğer üç kardeş ve akrabaları Binam yaylasının eteklerindeki 6-7 köye yerleşirler. Toptaş’ta görüştüğümüz 81 yaşındaki Kazım Gül ve Hüseyin Gezer, Toptaş’ın kuruluş tarihinin 525 yıl olduğunu belirtmişlerdir. Ancak yaptığımız daha geniş araştırmalara göre adı geçen köyün tarihi 465’dır. Kazım Gül’le sohbetimizde hakiki Laçinin kendileri olduğunu sık sık belirtiyor.





Kutsal Mağarada Bir Çocuk ve Kara Veli Bilmecesi



Kazım Gül’den söz açmışken, bir olayı burada aydınlatmakta yarar var. Daha doğrusu bir anının nasıl gün ışığına çıktığını göreceğiz. Koçgiri isyanın yaşandığı yıllarda (tahminen 1915’lerde) Göksun’un Alıçlıbucak (Kömürsuyu) köyünde, Mulla Kucur’un evinin arkasında bulunan küçük bir mağaranın içerisinde henüz bir yaşında bir erkek çocuğu bulunur. Bu mağaranın o günden önce de bugün de ziyaret olduğuna inanılır. Bu çocuğu bulan Mulla Kucur, kutsal mağarada bulunmasını da hesaba katarak, çocuğu kendi evine alır ve büyütür. Çocuk, Mulla Kucur ailesinin bir ferdi gibi büyüdükten sonra evlendirilir, kendisine bir ev ve tarla bağışlanır. Veli ismindeki genç, esmer olduğundan, Kara Veli lakabıyla anılır.



Kara Veli, Sefo isminde bir kızla evlendikten sonra iki kız çocuğu dünyaya gelir. Fatma ve Keziban isimli kızlarının evli ve halen hayatta olduklarını öğrendim. Fatma, Adana’da, Keziban ise Sarız’ın Sancakağıl (Gund Dursun) köyündeymiş. Kara Veli, yaşamı boyunca Mulla Kucur’un su değirmeninde çalışır, buradan elde ettiği gelirle yaşamını sürdüren, sessiz, dürüst ve saygın bir insan olarak kalmıştır hayatta. Herkes onu Laçini olarak bilirdi. 1970’li yılların sonlarında yaşama veda ettikten sonra, köyde hiç kimsesi kalmaz. Kızları evlenip uzak yerlere gitmişlerdir.



Kara Veli’nin kim olduğu, yakınları ve nasıl bu köye geldiği konusunda hiç bir bilgi yoktur. 1990’lı yıllarda Londra’da yaşayan yaşlı bir Ermeni, Kara Veli’nin aslında Ermeni olduğunu söyler. 1915’deki Ermeni katliamında bazı çocuklarını bırakıp kaçtıklarını ve o günlerde de Kömürsuyu köyünde bir erkek çocuğu bırakıp katliamdan kaçtıklarını anlatır. Adı geçen köyde de Ermenilere ait bulgu ve mezarlara rastlamak mümkün. Bu olayı anlatan adam 90-95 yaşlarında, Türkçe’yi rahat konuşan, adı geçen köyü ve bölgeyi iyi bilen birisidir. Böylece Kara Veli’nin Ermeni olduğu iddiası ortaya atılır.



Fakat bu iddia bir süre sonra İmranlı’nın Şıhlı köyüne yaptığımız ziyaret sonucunda geçerliliğini kaybetmiştir. Kara Veli’nin kızının bir, iki sene önce gelip yakınlarını burada bulduğuna tanık olduk. Yukarıda sohbet ettiğimizi belirttiğimiz Kazım Gül, Kara Veli’nin öz amca oğludur. Kara Veli olayı burada tam olmasa da bir nevi çözüme kavuşurken, Kara Veli’nin nasıl ve kimler tarafından o mağara’ya bırakıldığı karanlıkta kalmaya devam etmektedir. Bu konuda kesin bir sonuca varmak mümkün değildir.





Laçinan



Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleymanın 1539 yılında çıkardığı bir kararla ile Dersim’de ki Koçgiri aşireti Zara ve İmraniye bölgesine yerleştirildiklerini daha önce yazmıştık. Göksun’un Alıçlıbucak köyüne yerleşen Topal İbo ( Ape ibe), Kasım ve Mehmet çavuş isimli üç kardeşin ataları, 400 yıl Dersim’de, 336 yıl ise İmranlı’nin Binam yaylasında yaşadılar. Abbaso ve Mamo çavuş isimli kardeşler ise bölgede kalıp Toptaş (Kürt Şıhlı) köyünü Türklerden satın alarak buraya yerleştiler. Laçinan’ın Refahiye’nin bazı köylerinde yaşadıklarıda belirtilmekle birlikte, Dersim’in değişik yerleşim alanlarından oldukları belirtilmektedir. Bu konuda araştırmacılar ve tarihçilerin günümze aktardığı bir bilgi bulunmamaktadır. Devletin resmi belgelerine zaten rastlanmamaktadır. En ilginci ise, Ermenistan’ın başkenti Erivan’ın Laçin isimli bölgesinin bugün özerk otonom Kürt bölgesi olmasıdır. Ermenistan’da yaşayan Laçin Kürtlerinin, 1071’deki Alparslan’ın Malazgirt çıkartması sonrası geri kaçtıkları sanılıyor. Bir başka iddia ise, Horasan’dan göç edip, Dersim’e yerleşen Şeyh Hasanlar’dan kopup geri döndükleridir. Bir başka olasılık ise, güney batı Horasan’ı hiç terk etmedikleridir.







KÖMÜRSUYU KÖYÜ’NÜN KURULMASINA DOĞRU GÖÇ



1876 yılının sonbaharıydı. Osmanlı savaşta, köylerden asker toplar. Gençleri askere alırlarken, ailelerden de hayvanlarını vermelerini, yiyecek tedarik etmelerini istiyorlardı. Büyük Alişan Bey aşiretin ağasıdır. Osmanlı ile aşiret arasındaki ilişkiyi kendisine görev edinmiştir. Bütün yollar önce Alişan Beye sonrada Osmanlıya çıkıyordu. Koçgiri’de yaşam artık dayanılmaz hal almıştı. Kaçan kurtulur bu zülümden diye bir söz vardır. Şimdi bu sözü yerine getirmenin zamanıdır.



Binam yaylasındaki göç başlar. Topal ibo, Kasım ve Mehmet çavuş isimli kardeşler, yanlarına Qalilan kabilesinden Keleş, Balikan kabilesinden Alişir, Destine ve isimini çıkaramadığımız diğer 1 Aileyi aldıktan sonra, Koçgiri’yi terk edip, güneye doğru hareket ettiler. Daha önceki yıllarda da Alişan Bey ve Osmanlı zulmünden kaçarak, güneye, Sarız, Develi (Kayseri), Tufanbeyli (Adana) ve Göksun (K.Maraş) bölgesine taşınanlar olmuştur. Sarız’ın Ördekli ve Göksun’un Keklikoluk (Hırsızmağara) köylerini, birkaç yıl önce Koçgiri’den göçenler kurmuştu.



Kalan akraba ve yakınlar toplanmış, Göksun’a gidecek ailenin diğer yarısını yolcu etmek için hazırlanmışlardı. Birbirlerine sarılmalar, ağlaşma ve ağıtlar Binem’i delip Kızıldağ’a ulaşmıştı. Alişan Bey ise, durumdan çok memnun, artık efendiliği ve ağalığı da tartışılmaz hale gelmişti. Akrabaydılar, yakın dostlukları vardı, ancak son olaylar artık dayanılmaz durumdaydı. Ya kalıp boyun eğmek veya çatışmak gerekiyordu ya da lanet olsun Alişan Bey’in şerrine deyip göç etmek gerekiyordu. Karar verilmişti. Göç...göç, güneye göç edilecekti.



Şimdi, 227 yıl yaşadıkları Koçgiri’yi terk etme zamanıydı. Yanlarında 550 civarında keçi, 40 kadar inek, 8 öküz ve 12 at ve yük taşıyan eşekler. Yola çıkan göç, savaş ve vahşetten kaçan bir kabileyi andırıyordu. Tıpkı 1539’da Dersim’den geldikleri, daha da gerilere gidersek, Horasan’dan Dersim’e başlattıkları büyük göçtü. Büyük göçlere alışkındı Koçgirililer, zaten aşiretin ismi de bu göçlerden geliyordu.



Hayvanların boğazlarında asılı zil sesleri bir orkestranın çok sesli müziğini andırıyordu. Günlerce süren yolculuktn sonra, Koçgirinin küskünleri, hayvanları, Kangal’ı geçip Gürün sınırlarındaydı. Topal İbo, daha önce de bu yollardan geçmişti, o yüzden yolun yabancısı değillerdi. Bozhüyük köyüne geldiklerinde, kış dahada sertleşmişti. Bozhüyük yakınlarında yakalandıkları soğuk ve yağışlı kış, geçit vermemekte kararlı görünüyordu. Gidecekleri hedefin, daha yarısına gelebilmişlerdi. O kışı, Bozhüyük’te konaklamaya karar verdiler.



Bozhüyük köylüleri yardımcı oluyor, hayvanlar için ahır ve konaklamaları için evler ayarlamaya çalışırlar. Ancak herşey çok zor ve imkanları kısıtlıdır. Davetsiz misafire, barınak sağlamak iklim engeline takılıyordu. Yeterli miktarda ev ve ahırları bulunmadığı gibi, yanlarında bu kadar hayvana verecek yedek yemde bulunmamaktaydı. Kış çetin geçiyordu kar kalınlığı zaman zaman bir metreye ulaşmıştı. O kışı, Bozhüyük’te geçirmeleri çok sayıda hayvanın açlıktan ölmesine, hastalıktan telef olmasına neden olmuştu.



Mehmet Çavuş, Kasım ve Topal İbo’nun kız kardeşleri Sırme (Sırma)’yi de o köyden birileri isteyip durmaktadır. Sırme’ye evlenip, evlenmeyeceği sorulur. Sırme, her Koçgirili kızı gibi, siz bilirsiniz yanıtı verir. Sen yada siz bilirsiniz yanıtı kızdan alındımı, kızın evlenmek istediği anlaşılırdı. O güne kadar yabancı bir aşirete kız alıp verme olmamıştı. Sırma, artık Bozhüyük’lüdür. Daha sonraları Sırme’den, Mehmet Ali ve Senem isimli çocuklar olur, Antep’e göçerler ve aynı yerdede ölürler.



Sırme’nin ağabeyleri Topal İbo, Kasım, Mehmet çavuş ve diğer komşuları ilk baharda tekrar yola çıkarlar. Binam’den ayrıldıkları gibi değiller artık, hayvanların bir bölümü telef olmuş, açlık ve hastalık, hayvanlara büyük zarar vermiş, kız kardeşleri misafir oldukları köye gelin gitmişti. Göç Sarız’ı geçip Ördekli’ye uğrar. Mehmet Mirza ve Ali Bey’in (soyadları Binboğa ve Vural’dır) babaları aile dostudur bir selam verilmeliydi. Ördeklilerde daha önceleri Koçgiri’den göçüp gelmişlerdi. Bir günlüğüne Ördekli’ye misafir oldukları anlatılmaktadır. Ördekli, Pervizi aşiretindedir ve daha önce İmraniye-Zara bölgesinde göç edip buraya konmuşlardı. Bugün soy isimleri Binboğa olan aile köyün ağası durumundadır. Bir zamanların hafif müzik sanatçısı Ali Rıza Binboğa’nın dedeleridir. Şimdi bazıları köyde olmakla birlikte ailenin çoğunluğu Kayseri şehir merkezindedir. İpek isimli şehirlerarası otobüs taşımacılığı firmasının sahibidirler.





Kömürsuyu Köyü’nün Satın Alınışı (Eski Ermeni Köyünden Yeni Kürt Köyüne)



Ertesi gün, Laçinan göçü tekrar yola çıkar bu kez hedef Keklikoluk köyüdür. Keklikoluk’ta ise bir gece Hasan Efendi’nin babası Mulla Bey’e misafir olurlar. Hasan Demir yörede daha eskidir ve yeni göç eden aşiretine yardımcı olur. Göksun ilçesinin bugünkü hastane, yolçatı ve otobüs terminalinin bulunduğu araziyi para karşılığında satın alırlar.



Bir süre burada konakladıktan sonra, Laçinanlar devletten uzak yaşamayı tercih ederler. Soğuk su ve dağ eteklerine yerleşmeye karar verirler. Çünkü, tek anladıkları iş hayvancılıktır, onuda Göksun ovasında yapamazlardı. Üstelik Göksun macir ve bir Türk ilçesiydi. Yaşamları, şehir ve devlet aygıtından hep uzak olmuştu. Göksun kararından vazgeçip 7 km kuzeydeki binboğa dağlarının güney eteklerine göç ederler.



Eski adı Kömürsuyu olan, köyde daha önce Ermeni’ler yaşamıştı ve bu köy o zaman satılıktı. Bu yeri gidip gezdikten sonra beğenirler, parayı basıp burayı satın alırlar. Köyün ortasında geçen ırmak’ın ismi Kömürsuyu’dur, Göksun’a akıp gider. Göksun’da Törbüzek suyu ile birleşip Elbistan önlerinde Ceyhan nehiri olup Çukurova’ya kadar akmaktadır. Kömürsuyu, binboğa dağlarından süzülüp gelmektedir.



Gülali Özgürsoy (88), evlerinin temelini kazıdıklarında, bugün ziyaret denilen mağara’nın önünde ve yeraltında, tahminen 50 metre uzunluğunda bir demir-çelik boru gördüklerini söylüyor. Kanalizasyon borusunu andıran borunun ne işe yaradığı ise bilinmiyor. Köyde bir süre önce Ermeni’lere ait mezarlarda, insan iskeleti çıktığı, tarihi eser, taş ve nişan gibi eski kalıntıların bulunduğu anlatılmaktadır.



Kayseri’den, güneydoğu ve doğu’ya giden Bizans döneminde yapılmış bir eski yol bulunuyor. Bu yolun ticaret için kullanıldığı ve Antep, Adana, Urfa, Şam, Halep ve Bağdat’a kadar gittiği söylenmektedir.



Alıçlıbucak (Kömürsuyu) köyüne yerleşenlerin sayısı, 1970’e kadar 80 haneyi bulmuştu. Köyün nüfusu 785 ve o dönemde ilkokula giden öğrenci sayısının 125 olduğu, okulun kayıtlarından mevcuttur. Bugün Alıçlıbucak’ta en fazla 40 hane ve genellikle yaşlılar bulunmaktadır. Alıçlıbucaklıların, 60 hanesi Kayseri’de, 58 hanesi Almanya, 48 hanesi İngiltere, 7 hane Fransa, 8 hane Ankara, 13 hane Mersin, 7 hane Adana, 2 hane İzmir ve tek tek birkaç değişik şehirde yaşadıkları anlatılmaktadır.



Alıçlıbucak’ta yapılan Cem ve Kültür evi Göksun, Sarız, Develi, Tufanbeyli, Afşin ve Elbistan’da ki, Alevi köyleri içerisinde örnek gösteriliyor. Bu köyün, bölgedeki en güzel Koçgiri kürt köyü olduğuda rivayet edilmektedir. Aslen İmranlılı olan Hüseyin Gezer, Adana’ya yerleştiğini, fakat eğer bu köyde yer bulabilirsem, buraya yerleşmeyi düşündüğünü, “bana göre asıl Koçgiri burasıdır” diyor. Güzelliği sanırım karşısındaki ormanlarda, köyün içerisinde geçen ırmak, yeşil alanları ve doğasıdır. Ayrıca şehir merkezine 5-6 km uzaklıkta, yol, su, elektrik ve telefon gibi ihtiyaçları karşılanmış durumdadır. Yurtdışında yaşayanları, köy mezarlığını duvarla çevirmiş, köye bir Cem Evi inşa etmişler. Irmağın üzerindeki 120 yıllık ağaç köprü, bir kaç yıl önce ortadan kaldırılarak, yerine modern ve betonarma bir köprü kurulduğunu gördük. Alıçlıbucak’ı kuran Laçinanların dışında bugün köyde Halilian, Gernian, Mıstıkan, ve Cefikan gibi Koçgiri kabileleri de oturmaktadır.



Köydeki yaşlılara göre, Gernian ve Mıstıkanların köye en son gelip yerleşenlerdir. Laçinanlar ise soy isim zorunluluğu yasasıyla, Bozoğlu soy ismini alırlar. Koçgiride iken dedelerine bozolar denildiği söyleniyor. İmraniye’ye geldiklerinde bu kabileye Mala Bozan (Boz’lar) da deniliyormuş. Kömürsuyu’ndaki Laçinanların soyadları Bozoğlu’dur. Bir süre sonra, Bozoğlu soyismini Özgürsoy, Boz, Bozoğlan ve Laçin şeklinde değiştirenleri de oldu.



1960 askeri darbesindei soyadı Bozoğlu olan bir subay, ordudan atılır. Daha sonra Bozoğlu soyadı, devletin şimşeklerini fazla çekmesin inancıyla, değiştirilerek Özgürsoy yapıldı. Gülali Özgürsoy’un bu değişikliğinden sonra, diğer üç ağabeyide Bozoğlu soyadını, Boz, Bozoğlan şeklinde değiştirdikleri söyleniyor. Bir başka iddiaya göre ise, Mehmet Ali Bozoğlu ile aynı soyadı taşımaktan çekindikleri için değişikliğe gittikleri yönündedir. Ancak, Gülali Özgürsoy, “o dönemde öyle gerekiyordu ve değiştirdik” diyor. Cumhuriyet döneminde, Şahin, Küçükkaya, Yiğit, Öztürk soyismini alan Laçinan kabileside bulunmaktadır. Diğer kabilelerde ise Koç, Çam, Dursun, Taşçı, Bıçkıcı, Korkmaz, Dönmez, Sümbül, Küçük, Küçükdoğan, Şahpaz, Kemikli, Demir, Gülmez, ve Yıldırım gibi soyisimleri taşırlar.



Köyün kuruluşundan sonra Koçgiri’de yakınlarını köye getirtip yerleştirenler oldu böylece köyün nüfusu çoğalıyordu. İmraniye’nin Binam yaylasında göçen Alişir’in çocukları Topal İbo, Kasım, Mehmet Çavuş ve orada kalıp yakın köylere yerleşen Abbaso ve Mahmut Çavuş’dur. Mulla Kucur’un gerçek babası ve bu kardeşlerin en büyüğü Mustafa ise Binam’de genç yaşta ölmüştü. Ape İbe denilen Topal İbo 1882’de Kömürsuyu köyünde öldükten bir süre sonra ise, kardeşi Kasım öldü. Köyde, Mull Kucur artık herşeyin sahibidir, kardeşi İzzet ile köyün içerisinde evlerinin yanı sıra Gom (Ahıl) dedikleri dağın eteğinde çiftlik ve evleri vardı. Mulla Kucur babası Mustafa, amcası Topal İbo ve üvey babası Kasım’dan kalan mülkün toplamı, Osmanlı belge ve tapularına göre 930 dönümdür. Kardeşi İzzet’in ise 300 küsür dönüm arazisi mevcut. Ayrıca memleketten köye getirip yerleştirdiği bazı akrabalarına da karşılıksız tarla ve yer vermiştir.





Mulla Kucur (Kıce) Koçgiri’den Gelin Getiriyor



Binam yaylasından ayrılalı yıllar olmuştur, memleketini özler ve herzaman ziyaret etmek isterdi. Göçün nedeni sayılan sünnet düğünü yapılalı yirmi küsür yıl geçmişti. Mulla Kucur, artık genç bir delikanlıydı. Birgün babası (üvey) Mulla Kucur’a Koçgiri’ye gidip yakınlarını ziyaret etmesini söyler. Kasım Ağa’nın amacı oğlunun memlekette bir kız olup evlenmesidir. Mulla Kucur (Kıce) atına binip İmraniye’ye gider. Akraba ve yakınlarını ziyaret eder. Koçgiri’deyken bir gece Hasköy’de bir eve misafir olur. Evde bulunan güzel bir kıza ilgi duyar ve o evden ayrılası gelmez.



Kız çok güzeldir. Ancak Kızın nişanlı olduğunu bilmemektedir. Bir akşam kızın babası, Mulla Kucur’a, bu benim kızımdır, birisiyle sözlüdür, ancak eğer sen beğendiysen ve kızın da gönlü varsa sizi evlendireyim, der. Mulla Kucur, bu teklife çok sıcak bakmaktadır. Kız ile konuşup anlaşır ve evlenmeye karar verirler. Epeyce bir zaman, nerdeyse bir ay olmuştu, Kömürsuyu’dan ayrılalı. Yakınlarını ziyaret edecek, orada kalan tarla ve mülklerini görüp, geri dönecekti. Ne var ki gönül ferman dinlemez. Hanım isimli kızı kendi atına bindirir ve tekrar Göksun’a döner.



Yalnız başına ayrıldığı memlekete şimdi iki kişi olarak dönüyordu. Hasköy’den ayrılmadan önce ise, kızın babasına burada kalan tarla ve mülklerinin kendilerine bıraktığını söyler. Kız da Laçinan kabilesindedir, kardeşi Alişir ve çocukları, o tarla ve mülkün sahibidirler. Koçgiri ayaklanmasından sonra Topal Osman’ın yaktığı iddia edilen, Zara nüfus ve kadastro kayıtlarında bulunan arazi, halen Mulla Kucur’un dedesi Alişir’e ait olduğu belirtliyor. Hatta, Koçgiri’de kalan diğer Laçinanlar, bu mülkün haksız bir şekilde Mulla Kucur tarafından Hasköy’deki Hanım isimli kızın ailesine verildiğini söylemektedirler. Kendilerine, haksızlık yapıldığını ifade etmektedirler.



Kömürsuyunda ki, mezar taşında, Mustafa Mulla Kucur yazılıdır. Mulla Kucur’un Mehmet Ali isminde bir oğlu, Hürü, Zeynep ve Sebir ismiyle kızları dünyaya gelir. Mulla Kucur, Sarız, Göksun, Afşin, Develi ve Tufanbeyli bölgesinde kısa zamanda ün salar ve Koçgiri aşireti içerisinde söz sahibi olur. Koçgirideki, Alişan Bey gibi devleti arkasına alıp aşiretini ezmeye kalkışmaz.





Alişir ve Alişan İsimleri



Koçgiri aşiretinde çok sayıda Alişir ve Alişan isimleri geçmektedir. Bunun, Dersim’den başlayan ve Şeyh Hasanlara kadar uzanan, 800 yıllık tarihsel gelenek olduğuna inanılmaktadır. Ne var ki, bu gelenek, yukarıda anlattığımız bu sürgünle, değişmeye başladı.



Örneğin, Laçinan kabilesi, büyük Alişan Bey’in ve oğlu Mustafa Paşa’nın İmraniye’de ki, eziyetlerinden sonra, yeni doğan hiç bir çocuklarına, Alişan ismini koymadılar. Sadece, İbikan kabilesi, Alişan ismini gelenek olarak sürdürdü. Mulla Kucur, oğluna Develi’de tanınmış, Koçgiri aşiretinden Sultan isimli kızı, oğlu Mehmet Ali’ye istedi.



Koçgiri ayaklanması bastırılmıştı ve Mustafa Kemal, yeni Türk devletinin kuruluşunu ilan ettiği günlerde, Kömürsuyunda Mehmet Ali ile Sultan’ın düğünleri vardı. Keklikoluk’un ileri geleni, Hasan efendi’ye (Hasan Demir) kızı Hürü’yü, Yonoluk köyünün ileri gelenine de, kızı Zeynep ve Göynük köyündeki Şadili aşiretinin ağası, Alişer’e de kızı, Sebir’i vererek bölgede akrabalık ağı kurmuştu.





Eşkıya Alo Efsanesi



İkinci dünya savaşının yoğun olduğu bir günde, yani 1941 yılında öldükten sonra, tek oğlu Mehmet Ali artık herşeyin sahibi oluyordu.



Keklikoluk köyündeki, Hasan Demir’in babası Mulla Hüseyin Efendi, köydeki yoksullara eziyet ettiği bilinmektedir. Bir gün bir tartışmadan dolayı, Alo denilen yetim bir gencin annesi’ni döverek komaya sokar. Bu hareketiyle, Mulla Hüseyin Efendi, yoksul kadının oğlu Alo’nun, dağa çıkıp eşkiya olmasına neden olur.



Tüfeği omuzunda, dağlarda dolaşan Alo, haksızlığa karşı mücadele yürütmeye başlar. Alo, Mulla Hüseyin Efendi’yi gördüğü yerde vuracaktır! Mulla Hüseyin Efendi ise, Alo’nun şerrinden kaçmaya çalışır. Mulla, bir süre Alıçlıbucak’a, kayınbiraderine gidip sığındı. Mulla Kucur’da onu sakladı. Mulla Kucur’dan sonra ise, oğlu M.Ali, Hasan Efendiye akrabalığından dolayı yardımcı olur ve onu saklar.



Alo Alıçlıbucak’a gelip Mulla Hüseyin’in oğlu Hasan Efendi’nin izini arar, ancak vuramaz. Alo, M.Ali Bozoğlu’na saygı duyduğu için dokunamaz. Daha sonra, Hasan Efendi, bir süre Göksun’un içerisinde saklandı ve izini kaybettirmeye çalıştı. Ancak nafile, Alo yemin etmiştir, Hasan Efendiyi gördüğü yerde vuracaktır.



Alo eşkiyanın hayatını anlatan Çepel Dünya isimli kitapta anlatıldığına göre, en sonunda Alo eşkiya, Hasan Efendi’yi bulup, öldürüyordu. Bu, yaşanmış gerçek bir olaydır. Yaşlı insanlar o dönemi anlatıyorlar. Alo Eşkiya, bölgede bir efsanedir. Aşiret ve kabile reisleri, yoksullara “kölelik” uygulaması yapmışlardır. Köylü, önce Ağa’nın işlerini yapmak zorundaydı. Köylü, önce Ağa’nın ekinlerini biçer, tarlasını sular, hayvanlarını yemlerdi. Kısaca, Ağa’nın varolan işleri önceliklydi, daha sonra kendi işlerini yapabiliyorlardı. Aşiret, kabile ve benzeri yaşamın hüküm sürdüğü topluluklarda, bunlar hep yaşanmaktadır. Alo’nun bu başkaldırısı, bölgede ağalara, korku olurkeni yoksul köylülere de bir sevinç ve umut olmuştur.





Köy Nüfusunda Değişikler, Muhtarlık, ve Su Davası



Bu olaydan sonra, Alıçlıbucak köyünün muhtarlığına seçilen Mehmet Ali, uzun süre bu görevde kaldıktan sonra muhtarlığı başkasına kaptırıyor. O güne kadar köyün nüfusu çoğalmış, başka bölgelerden değişik kabileler köye yerleşmişlerdir. Dönemin yaşlıları, sonradan gelip yerleşenlere, Kışlakçılar diyorlar.



Mehmet Ali’ye karşı birlik eden diğer kabileler, Mehmet Ali’yi yenmeyi başarmışlardı. Kardeşleri olmayan ve ailenin tek oğlu olan, Mehmet Ali’den doğan 9 oğlan ve 5 kız imdat’ına yetişmekten geç kalıyorlar. Köye dışardan gelerek yerleşen ve daha sonra da muhtar seçilen Ali Küpeli, 2 km aşağıya Kafkasya’dan yeni getirilen Çerkez köyüne, Mehmet Ali’nin arazilerinde içme suyu vermeye kalkışır. Mehmet Ali gelecekte kendi ailesinin ve köyünün de sussuz kalacağını hesaplayarak bu plana karşı çıkar.



Maddi olarak köyün en varlıklısı olması onu yalnızlıktan kurtarmıyor, amcası İzzet ve çocuklarından da yeterli desteği bulamıyor. Köylü ile başlayan su tartışması, mahkemeye intikal eder. Mehmet Ali, CHP’nin delegesidir, ancak muhtar ve köylüler Demokrat Parti’yi desteklerler.



K.Maraş’ta çıkan yerel bir gazetede öğrendiğimiz kadarıyla, M.Ali 1956 yılında, hukuken su davasını kaybeder. Demokrat Parti iktidarının valisi İbrahim Bey’in köylülerle işbirliği sonucu kaybettiği su davası, 3 yıl sürer ve bu süreçte, M.Ali bütün parasal birikimini bu yolda harcar. 1956 yılında köye gelen devletin icra ve el koyma kurulu, M.Ali’nin evinde bulabildiği herşeyi alıp götürüyor. Gazeteye göre o günün rayiçleriyle 150,000 liralık mal varlığına el konulur. O günden sonra köydeki bazı diğer kabilelerle arasındaki soğukluk giderek artar. M.Ali Bozoğlu’nun bu yenilgisi ve 150 bin lira değerindeki malına el konulması onu yataklara düşürür ve 1960 yılında vefat eder.







Bir Yeni Dönemin Daha Başlangıcı



Köylülerden bazıları Almanya’ya işçi olarak gitmeye başlar. M.Ali’ye karşı devletle işbirliği yaparak kampanya başlatan, Qalilian kabilesinden Rifat Hoca başarı elde eder. O günkü yerel gazeteye demeçler verir. Oysa, Rifat Hoca’nın kabilesini, 20.yüzyılın başlarında, Kırık Kilise ve Yonoluk köylerinden Kömürsuyu’na, Mulla Kucur getirtmiştir. Bulundukları Kırık Kilise ve Yonoluk’ta oldukça yoksulluk çektikleri için, M.Ali’nin babası Mulla Kucur’un vijdanı rahatsızdı. Köye getirmesini sağladıkları kişiler şimdi ona karşı bayrak açmışlardı.



M.Ali’nin hiçbir oğlu, fırsatları olmasına rağmen Almanya’ya gidip işçilik yapmayı kabul etmezler. Köyün ve o çevrenin en varlıklı ailesi, artık mali krize girmişti. Daha önce yanında işçi veya çobanlık yapanlar şimdi Almancı olmuşlardır. M.Ali’yi ağa olarak adlandırırlar. Ancak M.Ali diğer ağalar gibi kendi köylüsüne ve çalışanına zulüm yapmayı uygun görmez. Kendi konağına uğrayan herkes karnını doyurur, ihtiyaçlarını alır gider. İhtiyacı olan yoksullara yardımcı olmaya çalışır.



M.Ali’nin bütün oğulları köy enstitülerinde öğrenim görür ve ortanca çocukları 1970 yılında yüksek okullardan mezun olurlar. Amcası İzzet’in torunları yüksek okullara girer ve eğitimlerini tamamlayarak köyde ve Koçgiri aşiretinde bir değişim çığırı açarlar. Koçgiri artık eski Koçgiri değil, okuyan, öğrenen ve çağın gelişmesine ayak uyduran birer nesil olarak, o coğrafyada, yaşam sürdürürler.



Batı ve güney deki kentlere akın başlar. Köy ve köylülük artık yetersiz geliyordu.Yüzyılların aşiret yaşamı, evrensel ve daha uygar yaşam biçimine dönüşüyordu. Batıl ve dinsel inançlarda giderek yok olma başlıyordu. Zamanla bütün Koçgiri kabileleri aynı anlayışta buluşmaya başlar ve artık Koçgiri yoktur, insan vardır, Kürt vardır, evrensel ve aydın insan vardır.



1960’lı yıllarda Avrupa’ya yöneliş, 1970’in başlarında eğitime yönelik aydınlanmayı da beraberinde getiriyordu. 1968 devrimci kuşağı ile başlayan bilinçlenme, aydınlanma ve yeni ufuklar arayışını 1970’in devrimci kabarışı tamamladı. 1970’lere gelindiğinde artık Baba Mansur ocağında, dinsel olarak Seid (Dedelik) gibi kutsal mevkilerde gelenler dinlenmiyordu. Bunlara aldırış eden yoktu, kapı açıp cıvat (cem) tutan yoktu. Seid’in yıllık maddi ihtiyaçları karşılanmıyordu.



Artık herkes daha fazla özgürlük, daha fazla adalet, daha fazla hak için sokak ve caddelerde buluşuyordu. Devrimci kabarışta, o büyük uyanışta, o muhteşem ayağa kalkışta Alevisi, Sünnisi, Kürt’ü, Türk’ü, Çerkez’i ve Laz’ı hep bir saftaydı. Son derece geri yaşam biçimi olan aşiret yaşamı yerine modern yaşam geçiyordu. Kırsal alanlar aydınlanıyor, kentler mücadelenin ve değişimin başını çekiyordu.



Şehirlerde ulusal demokratik, direniş veya halk komiteleri adıyla örgütlenmeler kurulmuştu. Demokratik Halk Cepheleri için, çeşitli adımlar atılıyordu. 1968 gençliğinin ektiği tohumlar, ekine dönüşmüştü. Yönetenler yönetemez, sömürenler sömüremez, ezenler ezemez görüntüsü her yeri sarmıştı. Devletin otoritesine güven, neredeyse sıfıra doğru inmişti.



Devletin sivil destekçisi MHP (Milliyetçi Hareket Partisi) derin devletin savunulmasını üstlenmişti. Köy ve kentlerde Alevi inançlı Kürtlere karşı, katliam senaryoları uygulanmaya başlanmıştı. Maraş, Malatya, Sivas ve Çorum’da jenosid provaları gerçekleştiriliyordu. Ülkedeki iç çatışmalarda günde ortalama 20 kişi hayatından oluyordu. Dünyadaki ekonomik kriz Türkiye’yi de vuruyordu. Temel ihtiyaçların hepsinde büyük kuyruklar yaşanıyordu. Halk, temel ihtiyaçları bulamıyordu. Parası olanlar dahi, satın alabilecek merkezleri bulamıyordu. Cumhuriyet’in çivileri gevşemiş, her yanında çatırdılar meydana geliyordu. 60 yıllık CHP’nin altı oklu devleti artık ihtiyaca yanıt veremiyordu. İşsizlik ve açlık had safhada. Ülkede statüko, derin bunalım yaşıyordu, gün geçmiyorki silahlı ve silahsız eylem ve gösteriler yapılmasın. Halk değişim, gençlik devrim, Kürtler özgürlük istiyordu. İşte bunu gören ABD ve batılılar, bir mütefiklerini, işbirlikçilerini, kendi çıkarları için kurtarmak istediler. Türkiye egemenlerini yitirmek istemiyorlardı. Kanlı bir darbe için ordu hazırlığa başlamıştı.



Gidişat, 12 Eylül 1980’de durduruldu. Halk adına, halka karşı darbe gerçekleştirildi. Darbe, sol adına, Kürt adına, ilericilik adına, demokrasi, adalet ve özgürlük adına ne varsa herşeyi yasakladı. Bütün demokratik hakların ve kazanımların üzerinde silindir gibi geçti. Fatsa ve Tunceli, havadan ve karadan kuşatılıp üç ayda yerle bir edildi. Sonucu büyük bir bedele mal oldu. Ülkenin, halkın ve çocukların geleceği için mücadele edenler, büyük bedeller ödediler, halen bu bedeller ödeniyor.



12 Eylül 1980 Askeri Cuntası’nın akla gelen blançosu şöyledir: 52 idam, 550 bin kişiye hapishane kapısı, 1.5 milyon insana gözaltı ve işkence, 30 bin kişiye pasaport yasağı, 67 bin kişiye siyasi yasaklar, 2000 öğretim üyesine üniversite yasağı, Kürtçe’ye yasak, onbinlerce öğretmene görevden alınma, binlerce öğrenciyi okulllardan uzaklaştırma, dernek, sendika, siyasi partilere faaliyet yasağı ve demirbaşlarına el koyma gibi faşist uygulamalar peşpeşe gerçekleştirildi. Sokakta en küçük rütbeli askere emret komutanım devri başlamıştı. Bu dönemde ülkenin en kıymetli varlıkları olan, 350 bin kişilik beyin (aydın) göçü Avrupa ülkelerine gitti. 12 Eylül karabasanı ülkeyi karanlıktan kurtarma adına gelip daha çok kararttı yaşamı.



İşte 12 Eylül cuntası ülkedeki demokrasi, Kürt ulusal uyanışı ve devrimci hareketlerin önünü almak için, yeniden bir yeşil kuşak politikası geliştirdi. Din’i kullanma siyaseti, tarikatlari dinsel inançlara bir rahatlama getirmekle kalmada açıktan destek sundu.



Ülkede gelişen şeriatçılığın yanına Alevilere’de 1990’lardan sonra, kısmi kucak açmalar başladı. Yerden biter gibi, Alevi-Bektaşi dernekleri kuruluyor, Cem evi ve Dergahların yanına Alevi vakıfları kuruluyordu. Ancak, Sünni inançlı devlet, sayıları 15-20 milyon olan, Alevi vatandaşına hiç bir yardım yapmıyordu. Nasıl ki, Kürtlere, siz Türksünüz diyorsa, Aleviye de siz Sünni olun diyordu. Sünni dinini geliştirmesi için trilyonları ise Diyanet İşleri başkanlığına veriyordu.



Burada iki yüzlülük yaşanıyordu. Devlet Laik’miş...Türkiye Devleti Laik değildir, sadece Alevilere karşı Laiktir. Yeniden halkları dinsel aktivitelere çekme siyaseti, 12 Eylül’ün ürünü olarak, Turgut Özal hükümetleriyle de sürdürüldü. Halka, siyasetle uğraşmayın, Kürtlerin ulusal mücadelesini desteklemeyin, ama her türlü dini çalışmayı yapın mesajı veriliyordu. Topluma, siyasetin dışında kalın biz sizin adınıza herşeyi yaparız, bakın siyasetle uğraşanların sonu neye vardı deniliyordu. Politikanın dışında siz sadece üç şey yapabilirsiniz deniliyordu:



1. Dinsel, çalışmaya katılın,

2. Futbolla ilgilenin,

3. İyi bir tüketici olun,



Bunlarla birlikte daha önce çıkarılan, 24 Ocak kararlarıyla da ülke kapitalist tüketim cennetine çevrilmeye başlanmıştı. Ancak alım gücünde düşüş ve yoksullaşmada hızlı yol alınıyordu. Darbenin üzerinde neredeyse, çeyrek asır geçti, ülke daha da kötüye gitti. Bu konuda çok sayıda kitap ve makale yazıldı, biz kısa bir hatırlatma yapmaya çalıştık. İşte 2004 yılında geldiğimiz tablo budur.



Kaynak: http://gundekomiran.com

Kadim Laçin’in Koçgiri’siz Cumhuriyet başlıklı kitabından yazarın izni ile alınmıştır.

31 Mart 2010 Çarşamba

neyzen tevfik şiirleri

ABDÜLHAMİD'İN AĞZINDAN BİR NUTK-I HÜMÂYUN (İdam cezası almasına sebep olan şiir)



Kal'a-i âsâr-ı zulme verdim istihkâm-ı tam

Ettim istibdad ile tarihe ibka-ı nâm



Öyle tarsîn eyledim olsa cihan zir ü zeber

Attığım üss-i mezâlim haşre dek eyler devam



Ben o cellâdım, vatanda açtığım her yârenin

İltihâbı bir zaman etmez kabul-i iltiyâm



Nerde Cengiz, Engizisyon, nerde Haccac ü Yezid,

Nerde Timur, Hülâgû, nerde ecdâd-ı izâm



Nerdedir Şeddâd ü Nemrûd, nerdedir Ad-u Semûd

Her cihetçe zâlimân-ı dehre ben oldum imâm



Ben ölürsem mülk-ü millet bitmeden volkan gibi

Ka'r-ı lâhdimden tüter eflâka dûd-i intikam!



Ol kadar ezdim şu miskin milleti ki etmesin

Fasl-ı dâvâ eylemek'çün rûz-i mahşerde kıyâm!



--------------------------------------------------------------------



Dörtlükleri



Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler;

Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus! dediler...

Künyeni almak için, partiye ettim telefon,

"Bizdeki kayda göre, şimdi o meb'us!" dediler...



Kim demiştir kanun alınmıştır ayak altına,

Böyle bir halin vukuunda hamiyyet çiğnenir.

Devleti yolsuz görenler halt eder bir beldede,

Kaldırım olmazsa kanun-ı hükûmet çiğnenir.



Kim demiştir kanun alınmıştır ayak altına,

Böyle bir halin vukuunda hamiyyet çiğnenir.

Devleti yolsuz görenler halt eder bir beldede,

Kaldırım olmazsa kanun-ı hükûmet çiğnenir.



Felsefemdir kitab-ı imânım,

Taparım kendi rûhumun sesine.

Secde eyler hâkikatim her ân,

Kalbimin âteş-i mukaddesine.



Gözünü aç daha meydan var iken,

Dizginin canbaz elinde Neyzen!

Girmedim ya kapısından baktım,

Cennet'i at pazarı sandım ben.



Bî-namaz deyip beni Hak'dan uzak gören,

Sığmaz senin hayâline mihrâb ü mübrem.

Sen sade beş vakitte ararsın Allahını,

Ben her zaman onunla emîn ol beraberim.





Asrın yeni bir umdesi var, hak kapanındır.

Söz haykıranın, mantık ise şarlatanındır.

Geçmez ele bir pâye, kavuk sallamayınca,

Kürsî-i liyakat pezevenk, puşt olanandır!







Hayliden hayli kalınlaştı yobazlık yeniden,

Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.

Kara bir kinle taassub pusudan çıktı yine,

Yurdu şâhâne cehâlet yeni baştan bürüdü.







----------------------------------------------------------------------



İkilikler



Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti,

Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti!







*

Kâbe'den maksat varmaktır yâra,

Kör gibi tapınma kuru duvara.







*

Mey'de Bektâşi göründüm, Ney'de oldum Mevlevî,

Meşrebim Mollâ-yi Rûmî, mezhebim Bektâşidir







*

Üstüne alma fakat dinle samur kürkçüyü sen,

Nasıl olsa kabahat sahibini terk etmez.



Koşma



Dudağında yangın varmış dediler,

Tâ ezelden yayan koşarak geldim.

Alev yanaklara sarmış dediler,

Sevdâ seli oldum; taşarak geldim.



Kapılmışım ak oduna bir kere,

Katlanırım her bir cefâya, cevre

Uğraya uğraya devirden devre

Bütün kâinatı aşarak geldim.



Yapmak, yıkmak senin bu gamlı ömrü.

Ben gönlümü sana verdim götürü.

Sana meftûn olduğumdan ötürü

Sarhoş oldum Neyzen, coşarak geldim.



SAHNE-I ÖMRÜMDEN NEFS-I EMMAREYE HİTÂBIM !



Alemin bağızârını ....yim,

Sünbül-ü verd-ü hârını ....yim,

Andelib-i nizârını ....yim,

Hasılı nevbâharını ....yim!



Bana yoktur, lüzumu gülşeninin,

Şeb-i tarik-ü rûz-ı rû’ şeninin,

Ne gülâmanın, ne de zeninin,

Hepsinin tâ mezarını ....yim!



Ağlamam ben, ben erkeğim erkek,

Hayli güçtür bana cefâ etmek,

Minnet bu ömrü de be felek,

Atını al tımarını ....yim!



Güççedir bu fakiyi aldatmak,

Yüzdürüp sonra künteden atmak,

Gözünü aç da sen bana bir bak,

Ben senin i’tibârını ....yim!



Sâkıy-i mâh-rûyına ....yım,

Gülünün reng-ü bûyuna ....yım,

Mutribin hây-u hûyuna ....yım,

Sâgar-ı neşvedârını ....yim!



Yok safâsı hezâr-ı dem-gerinin,

Gül-sitanda şükûfe-i terinin,

Bezm-i sahba-yı rûh perverinin,

Neşvesile humarını ....yim!



Feleğin uğradımsa vartasına,

....yım ağzının tam ortasına;

Bunu yazsın cihan da hartasına;

Kıta’at-ü bihârını ....yim!



Çukurçeşme – İstanbul, 1317



İSKELET



Sen, ey tarih-i millet, ey şehâdetnâme-i ecdâd,

Haber ver böyle günlerde, ederdin kimden istimdâd?



Uyan bir kerre bak mülke sen ey pürşân olan mazi,

Yıkıldı üstüne halin şu kanlı kirli enkazı.



Şu binlerce zinâ-zâde vatan bâziçe olmuştur.

Ocak’ lardan esâs-ı devlete kundak konulmuştur.



Sunuldu millete zehrâb-ı şer câm-ı cehâletle,

Yed-i İblis’i bûs etti eşekler hüsn-i niyyetle.



Mületevvestir bugün cümle devair siyn-ü zilletle,

Yazılmıştır vukûat-ı ahire hun-ı milletle.



Nezâretler, irâdetler verildi usta Cavid’ e.

O demde başladı aylıkları ehlince tezyîde.



Uyup her dâire kanuna çevrildi fırıldıklar,

Usûl-i darbı tuttu Meclis-i Milli’ de yardaklar.



Çıkıp kürsi-i istikrâza keşkûl dest-i devlette,

Beyân-ı nutkeden bir cenfedâdır râh-ı millete.



Davul boynunda halkın, parsayı bir kaç şakıy toplar,

Ki onlar da Cemâl, Enver ile Tal’ât gibi hoplar.



Kaçarlar, dîdeden olmak nihân onlarca bir şey mi?

Vatan uğrunda tebdil-i mekân onlarca bir şey mi?



Sadedden çıktım amma hâtıra bir fıkra gelmiştir,

Eğer tasdi’ edersem de geçilmez, çünkü pek nâdir.



Var imiş çingenede bir ayı, bir de maymun,

Oynatır bunları gündüz üçü birden memnun.



Olarak avdet ederler ahıra her akşam,

Gel, yoğurtsuz durmazmış, acıkırmış bu ağam.



Yolda bir kâse yoğurdu alarak saklarmış,

O çıkınca dışarı maymun onu haklarmış.



Her ne artarsa dibinde ayının çehresine,

Sürerek hem çekilirmiş köşede hücresine.



Kahveden vakti gelince çıkarak çingâne,

Uzanırmış, ahıra doğru, yoğurtla nâne.



Bir bakarmış ki içinde çanağın yeller eser,

Bu işi hangisinin yaptığını aklı keser;



Öyle yâ işte na maymun, yatıyor başta yular,

Ağzını burnunu durmaz öteki vîra yalar.



Yapışırmış sobaya çingene işte o zaman,

Dayağı yer ayı maymun köşede hande-kûnân.



Şu bir fıkra, fakat insan için şayân-ı ibrettir,

Gülüp de geçme, tetkik et, tamamen bir hakiykattir.



Adem – abâd-ı mâziden gelir bir nevha-i efsüs,

Sımâh-ı millete çarpar, duyan kim? Mevce-i kâbûs.



Bu halkın ruhunu, iz’anını boğmuş cehâletle,

Çakal doğmuştur aslandan beşer şeklinde bir kitle.



Kanında kalmamış, ecdâdının aşâr-ı vicdânı,

Takılmış boynuna lavk-ı esâret, işte bürhanı.



Berât-ı acz-ü zillet cephesinde hilkaten mestûr,

Necât-û fevz-ü hürriyyet, zafer indinde hep menfûr.



Tereddüd gözlerinde bi kararîye işârettir,

Sözünden tab’-bî rengi nükûle bir alâmettir.



Koşar ser-der hevâ her bir leîmin mâverâsından,

Nedir maksad sorulsa bî haberdir mâcerâsından.



Edâninin elinde şerre âlet, hakk-ı mazlûma,

Ocak’larda tüner her dem müşâbih bûm-ı meş’ûma.



Dilinde metu-i fetvâ-yı cinâyet vird-i dâimdir,

Zulümle kan akıtmak sanki dinî bir merâsimdir.



Belâ-yı kahr-u istibdada teşne şu’lesiz gözler,

O kâbûs-ı girânı vuslat-ı canân gibi özler.



Ocak’da and içirmişler bu hun- lisan-ı ma’lüme,

Hep onlar âşinâ Merkez’ deki esrâr-ı mektûme.



Biçer elbette kendi ektiğin herkes bu âlemde,

Bekaa yok sûr-ı şâdîde ve nâşâdî-i mâtemde.



Fakat kaanun-ı hikmette budur şer nâme-i defter;

Fazîlet muhyi-i şâdî, cehâlet mâteme müncer.



Esâs-ı pâydâri-i vatan, devlet adâlettir,

Maarif- ilm-ü fen, san’at, birer bâb-ı sa’adettir.



Belâ-yı cû’ ile endîşe-i ferdâ sokaklardan,

Temessül eylemiş, şekl-i ahâlide geçer her an.



Bütün gün milleti ta’kib eder bir div-i nevmîdî,

Girer sakf-u cidârından büyûtun tayf-ı tehdidi.



Emeller tîşe-i gamla kazılmış hufrede medfün,

Gönül küskün, kararmış dîdeler, erbâb-ı hak mescûn.



Açılmış dest-i eytâm-u erâmil arş-ı Rahman’a,

Kapanmış perde-i bu zulmistan-ı hüsrâna.



Şikâyet var, mehâkim yok; maraz çoktur, devâ mefkûd,

Belâ çok, def’ eden yoktur, yanar belde, sular mesdûd.



Giden gelmezse serhadde gelen de dönmez elbette,

Firâr etmişse askerden karar eyler şakavette,



Sadakat, hüsn-i hizmet hep mükâfata mukabildir.

Güler yüz, iltifât, ihsan-u eltâfa muadildir.



“Görüp ahk3am-ı asrı münhârif sıdk-u selâmetten

Çekildim izzet-ü ikbâl ile bâb-ı hükûmetten.”



Deyen şu Dâhî-i â’zam, rehâ peymâ-yı millettir.

Açıp tarihi kabristanda say emsâlini bir bir:



Dayak, zindan, nefiy, gurbet, mezâlim, katl-u istibdâd.

Hakiykat ehline tatbiyk olunmak bizdedir mu’tad



Evet üç beş deni meydân-ı idlâle atılmıştır.

Hemen beş on beyinsiz bu eracîfe takılmıştır.



Cehâlet perde-pûş-i nazra-i idrâk-ü isti’dad.

Rezilet, sâlib-i şerm-ü hacâlet herçibâdabâd.



Âtaletten uyuşmuş mâr-i sermâ-dideye benzer,

Hazîz-i meskenetten sem saçar bu mel’anet göster.



İnanmaz ilme, takdire, kulak asmaz tedâbire,

Pes-ü belâsını görmek gelir güç çünkü hınzîre.



Şu on yıllık idâre sarstı mülkü taâ esâsından.

Anasır da vilâyetler gibi ayrılmada her an.



Açıldı saf-be saf harb-ü sefer hâriçte, dâhilde,

Kuruldu heymeler merkezde, serhadde, menâzilde



Vatan evlâdı önce başlandı mahv-u i’dâma,

Büründü serteser her yer sehâb-ı zulm-ü âlâma.



Zuhûra yüz tutunca bizdeki asâr-ı izmihlâl,

Görüldü başlarında hepsinin sevdâ-yı istiklâl



Cehâletten serîr-i hâkimiyyet çöktü alçaldı

Hulâsa mülk-ü milletten kuru bir iskelet kaldı.



Eskişehir, 5/2/1335



ŞÜPHE



Şüphemin dalgaları her dini boğdu, aştı,

Gönlümün yolları gittikçe karanlıklaştı.



Bir teselli veremez bilgi denen şu kötürüm,

Hele imân ise, o köhne yular, mahz-ı cürüm.



Sû-i kasd eylemiyen aklına iyman edemez,

Takılıp bir masalın ardına mantık gidemez.



İşte su nâmütenahi denilen varlıklar,

Sevdiğim fâhişenin bir piçi dersem ne çıkar?



Kâinatı doğuran kahbe bilir iç yüzünü,

Önü zulmet, sonu zulmet, nideyim gündüzünü?



Sen takıl da peşine bir sürü ehl-i tarabın,

Korkmadan gir kanına hikmetin, aşkın şarabın!



Beyoğlu, 1938



O ÖLMEDİ!



Tanrı ölmez, O dilerse görünür bir müddet,

Kaybolunca O’nu kalbinde bulur her millet.



Biliyormuş kaderin cilvesini evvelce,

Bütün ecrâm-ı semâ yasla büründü o gece.



Yaklaşan bir acı önce güneşi korkuttu,

Ay tutuldu diyemem gökyüzü mâtem tuttu.



Ata geçtin ebedin mevki-i müstahkemine

Bir direktif veriyor arza, beşer âlemine!



Bize ilhâm ile isâl ediyor her haberi,

Ki O’nun kudret-i külliye, emirber neferi.



Bağladı dâr-ı fenânın ebede telsizini,

Güdelim açtığı yollardan mübârek izini.



Atatürk’ ün beşere sunduğu peymânı budur:

Atatürk’ e inananlar er olur, sulhu korur!



Beyoğlu, 1938



AÇMAZ



Ulu Tanrı’m, bu Arap açmazı Türkü yendi

Tam bin üç yüz sene bîcareye Müslim dendi



Altı bin yıl maval gezdi ağızdan ağıza

Kapılan yandı bu iman denilen mıhladıza



Aslı yok, astarı yok, esteri yok, kervanı var

Aklı yok, rehberi yok, varlığı yok, şeytanı var



Bu uğurda sürünenler tamam üç yüz milyon

Hepsi de birbirinin zıddı ve şer’an mel’un



Bin bir uçlu kazığı çak diye verdin deliye

Bağladın hem de yularsız biz kâl ü belîye



Gece bastı kara kaplı kitap oldu hâkim

Anırırken tepişen bunca eşek hep âlim



Hepsi de kendisinin gittiği yol doğru sanır

Razıdır yaptığına az buçuk elden utanır



Utanırdan garazım menfaatinden korkar

Yoksa her şeye müsait o sarık, kanlı yular



Sargı sarmış gibi bir kör çıbana, manzarası

O kızıl fes, o Grek damgası, yüzler karası



Taşıdı yüz sene bu illeti bîçare vatan

O cinayet sürüsü gitti sılaya karadan



Âdem’ in hasleti temsil edemez bu piyesi

Türke düştü beşerin zaviye-i tesviyesi.



Balıkesir, 1926



O’ NA



Değil binlerce milyonlarca, milyarlarca aşıklar

Senin hep gölgeni sevmiş, yüzünden bîhaber gitmiş



Dem vurmuş enbiyalar nâr-ı aşkından

Tutuşmuş hepsi kül olmuş, özünden bîhaber gitmiş



Bütün edyânı gûna-gûn’ a olmuş kaşların mihrap

Kapanmış secdeye bunlar gözünden bîhaber gitmiş



Elindeki körlerin şu ilm ü mantık kör ışık olmuş

Düşenler dam-ı davaya sözünden bîhaber gitmiş



Şarabı “Len-terânî” den içermiş sâki-i hikmet

Bizim leyl-i firakın gündüzünden bîhaber gitmiş



ANLADIN MI?



Hicran destanını kendinden oku,

Mecnundan duyupta rivayet etme,

Aşkın leylâsını gördünse söyle,

Söz temsili bulup hikâyet etme,



Yüz bin leylâ doğar âlemde her gün,

Senin aradığın zevk, safa, düğün.

Tutacağın işi önden düşün;

Daha ilk adımda nedamet etme.



Sevdanın önünde pek güvenilmez,

Tutuşursan eğer kolay sönülmez.

Bu yolun hükmüdür geri dönülmez,

Canına kıymazsan seyahat etme.



İyi bak kabına olmasın delik,

Boşuna taşırsın gider gündelik.

Ânında ölmedi, ettiğin iyilik,

Alem duysun diye inat etme.



Kâbe’den maksadın varmaktır yara,

Kör gibi tapınma, kuru duvara,

Hızırı istersen kendinde ara,

Bulamadım gibi rezalet etme!



Muhabbet herkesin aklını çelmez,

Gönül viranesi kolay düzelmez,

Alemden çekinme bir zarar gelmez,

Sen kendi kendine hiyanet etme.



Sen, şatır gönlüne hicran dolmasın,

Gençliğin gülseni gamla solmasın,

“Neyzen” gibi aklın yarda olmasın,

Özründen çok büyük kabahat etme!



Tıp Fakültesi Hastanesi 1337





ÖZ DUYGUM



Zat-ı sultan-ı beka, yani meâni husrevî

Saz ve söz ahengin etmiş aşka bûrhan-ı kavî

Ben ezel sermestiyim, meydanım arş-ı müstevî

Aksedince gönlüme şems-i hakikat Pertevî

Meyde Bektaşî göründüm neyde oldum Mevlevî



Nur-ı hüsnün, nâr-ı aşkın şem’ine pervane var

Ömrümü vakfeyledim, birdir bana mehd ü mezar

Varsa kalmış sırr-ı hilkatten yegâne yadigâr

İşve-i ney, neşve-i mey etti gönlümde karar

Gûş edince bezm-i vahdette rumûz-ı Bişnevî



Hubb-ı Haydar bu tarîkın hem sonu, hemde başıdır

Cavidan ü Mesnevî, misbâh-ı şu’ le-pâşıdır

Suret-i manada Hünkâreyn sır kardaşıdır

Meşrebin Molla-yı Rumî, mezhebim Bektaşîdir

Ta ezelden yandı dilde bu çerâğ-ı manevî



Rişte-i ömrüm rebâb-ı cismimin evtârıdır

Her rek-i can perde dest-i hecr, bestegârıdır

Zahm-ı sinem lâledir gözyaşlarım enhârıdır

Hamse-i âl-i abâ esrarının gülzarıdır

Bu iki nurun tecellâsı ile gönlüm evi



Olmadım meftunu mâlin, rütbenin sim ü zerin

Zevki, şevki neyle meydir rind-i azade-serin

Dest-i cûdundan çekip kallâvî-yi Peygamberin

Mazhar oldun feyzine Neyzen Cenab-ı Hayder’ in

Kilk-i irfan-ı beyanın yazdı bu şi’r-i nevi.





ÇAR NİKOL’ A



Ateş-i zulmü başından burc-ı tahta çıkmada

Bunca vâhın, nâlenin, derdin, gamın, âhın, ofun

Dübb-i ekber kutbuna baktım tefe’ül eyledim

Taht-ı çarın tersine dönmüş semada Moskof’ un



İnfilak eylesinde çeşm-i ezel

Bu hayasız diyarâ yağsın ecel

Kıl tecelli ya....,ya Kahhar

Kalsın erbâb-ı mel’ anet nâçâr



Aç bıraktın milleti, hırsızlığı sürdün öne

İsterim Allah’tan tez günde ikbalin söne

Bin musibet, bin belâ yağmaktadır günden güne

İsterim Allah’ tan tez günde ikbalin söne



Bazı gençler seni taklit ediyormuş duydum

Pek fena bir çığır açtın Neyzen

Serserilik denilen mahbubu

Alamaz koynuna her boşta gezen





İKİ KIT’ A



Şu doksan milyon Alman, hikmetiyle, ilm ü fenniyle

Tasavvuf ıstılahınca fenâfi’l-Hitler olmuştur

Feragat tacının altında vahdet sırrı zâhirdir

O yerlerde bu gün sulhun perisi asker olmuştur



Hangi ıslahata başvursan düzelmez memleket

Bir giderse fışkırır bin mertekip, bin muhtelis

Kanlı hendekler kazar devletle millet beynine

Saltanattan yadigâr-ı mel’ anettir her....



AYDEDE



Takdirin tasvibin bollaşır oldu,

Hüsufe uğrama, aman ay dede!

Nimetler, hizmetler kapalı geçsin,

Şüpheye düşmesin zaman, ay dede!



Saptın mı acaba tuttuğun yoldan?

Dualar almışsın yetimden, duldan,

....

Şu dümen kırışın yaman, ay dede!



O pembe bulutlar, sarardı, soldu;

Muhâlif rüzgârla yelkenler doldu;

İşaret feneri görünmez oldu,

Her yanı bastırdı duman, ay dede!



Yetişir gurbetten aldığın öğüt;

Kim sola yanaştıysa kalmıştır züğürt;

Sen suya yular tak, altından yürüt;

Sesini çıkarmaz saman, ay dede!



1948



MEVLANA



Yaş elli beş, boy boyunca, imiş biraz kanbur,

Demek ayıb değil amma edepte hayli kusûr



Bir inhinâ ki sevimli şu devr-i pirîde,

Fenâ-yı mutlak içinde bir ölmeyen zinde.



Başında bir keçeden takke amma, sivri ucu,

Pek öyle dikkat edilmez, şi’ârı göz yorucu.



İner o takkenin altından omza dek saçlar,

Kıvırcık uçları, pek çok değilse de ak var.



Kulakların küpesinden yukarısını perçem

Kapatmış, ondaki ma’na, bir uzlet-i mübhem.



Alın açık gibi amma görünmüyor o kadar,

Ve takye haylice inmiş ki nâsiye pek dar.



Hutût-ı cephe mukavvesce ince, sık ve derin

Kaşında bir iki ak var, çatık değil de yakın.



Sakal da nîm-kıvırcık, uzunca, kır düşmüş,

Dururdu sol kulağında bir ince halka, gümüş.



Bıyıklar ağzını örtmüş, bu bir süküt-ı belîğ,

Firaak-ı Şems’i eder sabr-u aşk ile teblîğ.



Ten esmerimsi, yanaklarda sâye-i sufret,

Bu gölge zıll-i ledünden hâyal-i mahviyyet.



Kaş uçları kapamış, göz kapakları mestûr,

Bu gölgelikde ki kirpiklerin zılâli, fütûr.



Nazarlarında tahâkküm var amma nâ-mahsûs,

Akardı her nigehinden nice cihân-ı şümûs.



Bakışlarında meâni akar, coşar, köpürür,

Bir ân-ı lemhada kalbi ebedlere götürür.



Yeşil, pamukları çımış solukça hırkası var,

O vardı sâdece sırtında bir de bir şalvar.



Zemîni yerden epeyce yukarda bir taş oda,

İçinde musluk, ocak var, tavan, taban tahta.



Bir enli pencere şark-ı şimâliye nazır,

Bina da Devre-i Selçuk’a ait, anlaşılır.



Basit içindeki eşya, pek azdı mefrûşât,

Bu hücreden çok uzaktı gam-ı hayât-ü memât.



Girince pencerenin karşısındaki köşeyi

Tutan bu pîr idi, peşinde vardı neyle meyi.



Önünde râhleye benzer ve oyma bir kürsî

Derûn-ı hücre bütün bir mehâbet-i kudsî.



Bu akdesiyyeti i’ lâ ederdi Mevlânâ,

Yazan serâiri işte bu nûr-ı arz-ü semâ,



Fakat bilir misiniz, bû huzûr-ı izzette,

Bu kûşede ve bu ayn-el-yakin hakiykatte.



Dikilmiş arşa kadar bir sütûn-i ıtmi’nân,

Bu nûr, nûr-ı Ali’dir, emânet-i Kur’an,



Ulûm-ı zâhire burda güneşte bir yarasa,

Fezâ-yı lâyetenâhiyyet acizden de kısa,



Uyûn-i felsefe a’ma, vukuf-ı fen kötürüm,

Bu yerden ben şunu bildim demek cahîm, uçurum



Serîr-i saltanatı fakr, ihtişamı dehâ,

Şehi bir aşk-ı müebbed ki hep firaak-u bükâ.



Semâsı hîç-i mutlak, şihâb-ı sâkıbı gâm,

Terâneler ile mülhem, yağar hayâl-i elem.



Mesîl-i hâme-i ma’nâ nedir? Kelâm-ı sübût,

Lafızda yer tutabilsin serâir-i lâhût.



Bu dinde düzah-u cenneti, azâblar yanıyor,

Bırak hayâtı, ölüm, ra’ şelerle kıvranıyor.



Mezârı hufre-i vuslet, taşı hayâl-i emel,

Harâbe-i şubehâtın içinde yok meş’al.



Bu yerde yok olabilmek kadar bir emr-i asîr

Tahayyül eyliyemem ben ki eyleyim tasvir.



Dehâ-yı hârikanın bu, harîm-i hikmetidir,

Kader bu hikmete bigânedir, maiyyetidir.



Fakat bu hikmete sermâyedir vücud-ı adem,

Heman bu yokluğa karşı bütün sücûd-ı kıdem.



Bir izdihâm-ı müebbed değil, bu, sırr-ı vücûd,

Bu sırda oldu nümâyân hakaayık-i mevcûd.



Demek ki kendini bilmekte vâr imiş hikmet,

Muhabbet ehli olan, kendini bilir elbet.



Bilirse al neyi vakt-i terânedir Neyzen,

Hayât bir dem-i sıhhat, kaçırma fırsatı sen!



Tıp Fakültesi Hastahanesi 16/2/1337



FELEK



Yamansın her zaman aldattın beni

Hem düşürdün, hem de kaldırdın felek

Mecnun’sun diyerek Leylâ peşinden

Issız vadilere saldırdın felek



Rehberimsin dedin, benise kördüm

Elimle başıma çok çarap ördüm

Kendimi unuttum âlemi gördüm

Hesapsız günahlar aldırdın felek



Bir devadır dedin zehir tattırdın

Gençliğin okunu boşa attırdın

Körlerin yurdunda ayna sattırdın

Çıkmaz sokaklara daldırdın felek



Uyuşmadı gönlüm mert ile zenle

Ne bir iş bilenle, ne boş gezenle

Hicran köşesinde bozuk düzenle

Neyzen’e her telden çaldırdın felek











BANA NE



Serseri bir herifim, kevn-ü mekândan bana ne,

Ezelî derbederim, hükm-î zamandan bana ne,

Kendimi ... lemedim pir-ü cevandan bana ne,

Bir mümessel ölümüm kâr-ü ziyandan bana ne,

Kaniim hiçliğe âsâr-ı cihandan bana ne?



Nefsimin ecnebisi olduğumu anlayalı,

İlmi, fenni hiçe saydım ve bütün mahasalı,

Medeniyet benim indimde bugün bakla falı,

Sen gözetle bitecektir köse dehrin sakalı,

Bu oyundan, o koyundan, karamandan bana ne?



Baş siyasetçi olan şu ( Klemanso ), ( Askit )

Alaman, Yunan, İtalyan sürerek her yere fit,

Ördüler serhad-i vicdana ölümden bir çit

Beşeri soymak için dalga ile bir sürü it,

Hırlaşırlar o o yandan, bu bu yandan bana ne?



Gerçi gittim ... min doğrusuna ben kırk yıl,

Gel .ötün varsa humarından o sahbanın ayıl,

Bir boğaz tokluğuna her şeye oldum da kail

Serserisin diye iş vermediler; gül de bayıl,

Muktezası bu olan arz-u beyandan bana ne?



Berk-i aşkın ... oldu siper-i saikası,

Nefsimin santralında babamın hârikası,

Ne vakit geçmiş ise, destime fırsat yakası,

Kendimi sanmış idim âb-ı hayatın sakası,

Şimdi vuslat arayan servi revandan bana ne?



Olmuşum vâd-i hayretteki aczimle alil,

Edemez hikmet-i esrarını insan-ı gavil,

Göremez gördüğümü, şerh-ü beyan-ü tafsil,

Bu muallim, bu muharrir, bu muhacir, bu asil,

Bu zavallı, bu siyasi bu yamandan bana ne?



Bulamaz derdime çare babam olsa lokman,

Satılır beş paraya din pazarında iman,

Düşünün halimi bir kere ne çektim ihvan,

Romatizma, metelik yok, rakısız aç ve yayan,

Kanlı tacı taşıyan taht-ı revandan bana ne?



Gün olur ki bulamazsın ne bir ekmek, ne tütün,

Parçalanmış ceketin, belki açıktır da .ötün,

Bana ne bundan efendim? ... beni dinle ve bütün,

Nâz-ı ibda-ı zaferle bizim illerde bu gün,

Esiyor bâd-ı sabâ toz koparandan bana ne?



....yim kalp dinini kahbe, gâvur Avrupa’ nın,

Onu ıslah-ı adalet diye hâkim yapanın,

Vatikan’ da öperiken .ötünü kart papanın,

Ararım aslını İncil’ e gönülsüz tapanın,

Çekemezsin beni, bu sendeki kandan bana ne?



Çalabın birliğine can-ü gönülden taparım,

Türemin gayrisi hiç bir yola gitmem saparım,

Karımı Salih efendi diye dursun yaparım,

Yakasından, sakalından o gün elbet kaparım,

Bu yavuklum var iken o kezibandan bana ne?



Derd-i mâzi ile bir ökseye kasden bastık,

Vatanı, halkı cehaletle kavurduk, kastık,

San’ atı, ilmi siyaset ile boğduk, astık,

Yoksa şimdi başımı koymak için bir yastık,

O fırından, şu hamamdan ve bu candan bana ne?



Müslümanlıkta tasavvuf geriyor cehle göğüs,

Râfızî, şîa ve sünnî tanıma hepsine küs,

Bunları suret-i zâhirdeki alâyişi süs,

Kerbelâ, Mekke, Medine, Horosan, Kilise, Kudüs,

Medrese, tekke, manastır, Vatikan’ dan bana ne?



1933



HAYAT ARMONİSİ



Suçlu elbette ceza-dîde olur, olsa bile

Çiftliği, fabrikası, bankası, hatta vapuru

Onu mahkûm edemez emr-i adalet bile

Var ise şayet elinde mütehassıs raporu



Anladın ya bu işin iç yüzünü, kes sesini

Kimseye açma sakın, nefsini dikkatle koru

Sözüm ver de kulak git sazını eyle akort

Bil hayat armonisinde şu minor la majoru



Böyledir şartı hayatın şu cihan-ı gamda

Para verdinse yerinme, vapuru sanma boru

Alınır taht-ı tedaviye azab-ı vicdan

Korkmasın katil ve gaddarın eğer varsa zoru



Fahrî üstad-ı cihan olsa gerektir Neyzen

Ki onun sanatıdır sahne-i tıbbın dekoru



GEÇER



Izdırabın sonu yok sanma, bu âlem de geçer,

Ömr-i fâni gibidir, gün de geçer, dem de geçer,

Gam karar eyliyemez hânde-i hurrem de geçer,

Devr-i şâdi de geçer gussa-i mâtem de geçer,

Gece gündüz yok olur, ân-ı dem âdem de geçer.



Bu tecellî-i hayat aşk ile büktü belimi,

Çağlayan göz yaşı mı, yoksa ki hicrân seli mi?

İnliyen sâz-ı kazânın acaba bam teli mi?

Çevrilir dest-i kaderle bu şu’ ünun filimi,

Ney susar, mey dökülür, gulgule-i Cem de geçer.



İbret aldın, okudunsa şu yaman dünyadan,

Nefsini kurtara gör masyâd-ı mâfihâdan.

Niyyet-i hilkâtı bu aşk-ı cihân-arâdan,

Önü yokdan, sonu .oktan, bu kuru da’ vâdan

Utanır gayret-i gufranla cehennem de geçer.



Ne şerîat, ne tariykat, ne hakiykat, ne türe,

Süremez hükmünü bunlar yaşadıkça bu küre,

Câhilin korku kokan defterini Tanrı düre!

Mâ’ rifet mahkemesinde verilen hükme göre,

Cennet iflas eder, efsâne-i Adem de geçer.



Serseri Neyzen’ in aşkınla kulak ver sözüne,

Girmemiştir bu avâlim, bu bedyi’ gözüne.

Cehlinin kudreti baktırmadı kendi özüne.

Pir olur sâkiy-i gül çehre bakılmaz yüzüne,

Hâk olur pîr-i mugan, sohbet-i hemdem de geçer.



1943





AYGIR İMAM



Ben nasihat veremem gerçi size Aygır İmam

Kafa tutma saz için sen de bize Aygır İmam

Su-i niyyet taşıyan alçağa lânet olsun

Yoktur asla garazım zatınıza Aygır İmam



Sana karşı kötülük varsa eğer kalbimde

Atarım varlığımı Akdeniz’ e Aygır İmam

Sayarım hatırını, hem de seni incitmem

Korkarım taş atamam ben kerize Aygır İmam



Saldırışlarda soğukkanlılığın mucizedir

Hani örnek gibisin İngilize Aygır İmam

Bu akort olmadı, dersin üzülürsün boşuna

Kulak asma olur olmaz pürüze Aygır İmam



.... rurdun içine orgu akort etmek için

Kardinal olsaydın Portekiz’ e Aygır İmam

Gel düzen meselesinde adını b.. latma

Dokuza çıktı mı inmez sekize Aygır İmam



Şu kulaksızlığını radyo da ilân ettin

Bu rezalet foyası çıktı dize Aygır İmam

Bir çelik parçası davanızı tekzip etti

Sustuk amma hepimiz, ben geveze Aygır İmam



Musikî servetinin haznesi, ardiyyesi yok

Yüklemiştir onu hak bir öküze Aygır İmam

Bu da gül pembesi derdin de kırardın, rekoru

Kadı olsaydın eğer sen Serez’e Aygır İmam



Paraca pulca bu yıl hayli kalınlaştın ha

Ateş-i “ Veylün likülli hümeze ” Aygır İmam

Pek zebûn-küs diyemem amma ezersin zayıfı

Lüpe geldi mi taparsın semize Aygır İmam



Yan bakarsın biraya, konyağa amma geriden

Kıç atarsın, şaraba, sertçe düze Aygır İmam

Bayılırsın pilice zannederim tilki gibi

Lüferin tazesi olmaz mı meze Aygır İmam



Saldırırsın boğarak nağmelerinle bezme

Köfteye, meyveye, bolca çereze Aygır İmam

Katakulli okuma, nağmelerin kaşkariko

Hilede taş çıkarırsın Muiz’e Aygır İmam



Bir kütüksün bu ilimde fakat aslın meçhul

Benzemezsin meşeye, pınala, hatta cevize Aygır İmam

Bir sicillin sayılır bu yazılar varlığına

İşte müsveddesi, sen çek temize Aygır İmam



Beyoğlu, 1936



BU DA BULUNSUN



Öpüldükçe be levs-âlûd etekler

Bükülmez bir zaman hain bilekler

Dualar, hüsnüniyetler, dilekler

Şifabahş olmadı gitti emekler

Bu ....den beka her kim ki bekler

Güler, ahvâline itler, eşekler



Bakan müstakbele, maziye, hâle

Görür, mahkûmdur millet zevale

Girer zanneylemek mızrak çuvale

Teşebbüs etmedir emr-i muhale

Bu.... beka her kim ki bekler

Güler ahvâline itler, eşekler





HAVÂLE



Düzelmiyen şu âlemin işini,

Ulu Tanrı’m olan nûra bırakım,

Sabreyledim, kırk yıl sıktım dişimi,

Gün görmeyi Nefh-i Sûra bıraktım.



Avrupa’yı, siyaseti, plânı,

Devletlerce uydurulan yalanı,

İngiliz’i, Fransız, Yunan’ı,

Felek denen şu kanbura bıraktım.



Enver’ ini, Topal’ ını, Şaşı’ yı,

Sakallı’ yı, bizim Çeribaşı’ yı

Malla’ daki tavşanlara aşıyı

Vurmak için bir doktora bıraktım.



Tetkik ettim her mesleği, her dini,

Bulamadım gamsız bir tek ferdini,

Anlatmak için Siyonist’ e derdimi,

Marko Paşa ile Tur’ a bıraktım.



Binbir aşrı doğururken bir gece,

Güvenilmez bu feleğe zerrece,

Bak tarihe saltanatlı bir nice

Süleyman tahtını mura bıraktım.



Çok krala çalkalayınca eleği,

Hâkim ettim kazma ile küreği

Mişlyarlarca mehpâreyi, meleği

Mezâr gibi bir çukura bıraktım.



Görsün cihan serseriler pirini,

Vermem Türk’ ün yerini

Müselleste olan üçün birini,

Konstantin’ le Anzavur’ a bıraktım.



Kulak asmam gürültüye, sese ben,

Baktım kalbim eli pişe, pese ben.

Yeri göğü yapan mühendise ben

İrfân adlı bir mezura bıraktım.



Feylesofa kaptan etsem Papi’ yi,

Göremezler fırtınayı tipiyi.

İspermeçet-zâde ile Kirpi’ yi

Mihrân ile Haçador’ a bıraktım.



Dilencilik yetmez gibi eline,

Dâr-ül hikme çıktı hakkın halline,

İstibrâyı sürsün frenk eline,

Mes’eleyi bir kubura bıraktım.



Yeni sahne zannetme ki bozuktur,

Piyesine hırlayanlar buçukutur.

İnci midir sancı mıdır ne .oktur.

Kemiğini direktöre bıraktım.



Deli Neyzen al mansuru destine,

Terâneyle selâm yolla dostuna,

Matbuatın masasının üstüne

Seyyâh iken kırık billûr bıraktım.



Haydarpaşa, 1337



MEŞIME-I ÜMMID



Deli gönül, daldın yine engine,

Hatırından neler gelip geçiyor?

Şarktan garba, garbdan şarka uçuşan

Bulutlardan haber gelip geçiyor.



Sevir’ deki muâhede, siyaset,

Çoktan çöktü, bunu bilmek mâharet.

Kerâmete kıç attıran ferâset

Postası her sefer gelip geçiyor.



Baktım harbin yıldızına, şebine:

Emperyalist kaynayacak dibine.

Derin duyan her devletin kalbine

Yırtıcı bir hatar gelip geçiyor.



Bir siyaset, bu saltanat, bu nişan,

Avlanan vicdana bir kanlı kapan,

Altı bin yıl bu, lâf değil, çarpışan

Kılıçlardan beşer gelip geçiyor.



Bu bayrağın mızrağının ucunda

Bir el gördüm, küre var avucunda,

Kehânetin Türk’ e ait burcunda,

Yeni bir şahaser gelip geçiyor.



Mebdeine kadar baktım hilkatin,

Göz gezdirdim düşturuna vahdetin

Milletine yâr olmayan devletin

Kapısından zafer gelip geçiyor.



Neyzen! İnsanların her bir katında

Gönül gözü az, gencinde, kartında,

Üniforma sandığımız sırtında

Pıhtıdan bir semer, geşip geçiyor.



Tıp Fakültesi Hastahanesi 1337



AKIN



Esselâm ey ulucan, İbn-i Süreyya Kör Ali

Bâb-ı Haydar’ da tevârüsle müheyyâ Kör Ali

Nam-ı zatın Ali İhsan da olur ya Kör Ali

Künyeni böylece yazmaktaki mana Kör Ali

Her muhatap nazar-ı dilde serâpâ Kör Ali



Künyeniz ailece; eski Kızılbaşoğlu

Kökünüzden başınız Babıâli’ ye bağlu

Bilirim ki yüreğin derd-i vatanla oğulu

Gerçi devlet ile hemsin, bu siyaset, bu gulû

Bence tarihi de bıktırdı bu dava Kör Ali



Pek kolaylık ile olmaz bu işin tesviyesi

Şekl-i milliyeti bozmuş, tepeden zaviyesi

Yeni baştan yapınız sahneyi, fikri, piyesi

Dolmasın bir sürü sırtlanla amel nahiyesi

Bir iken tecrübeniz oldu dü-bâlâ Kör Ali



Her taraftan yine cûşân oluyor, ehl-i hulûl

Semtiniz olmada çok alçağa mersâ-yı vusûl

Bulmasın fikr-i edânî vü fiten cây-ı husûl

Çevirin ters yüzüne bunları ettirme kabul

Oluyor hemdeminiz bir sürü ednâ Kör Ali



Açmazın hurdesi malûm ya dışarıdan görünür

Rûh-ı maksat bilenin fikrine her an görünür

Tecrübe ehline âyîne-i devrân görünür

Hall-i esrar-ı muamma sana rahşân görünür

Münkeşiftir sana bu ka’r-ı muamma Kör Ali



Rehberin şule-i tarih-i mükerrer olsun

Maksadın hikmet-i azminle mukadder olsun

Tarh u zâidle bu iş vahdete müncer olsun

Geçen âsâr-ı vekâyi’ sana ezber olsun

Ortadan kalkar adamla bu belâya Kör Ali



İhityaç artmalı takdîs ile ehl-i hünere

Nazar-ı gaye uzandıkça, huzur-ı beşere

Verme yüz sanata bîgâne olan derbedere

Olmalı hisle mücehhez yazılan bu sefere

Etmeyin soysuzu ikdâr ile bâlâ Kör Ali



Almayın mahfel-i fikre edevât-ı kenefi

Seçin eşhâs-ı hıyanet ile ehl-i şerefi

Çıkmasın ahd-ı karibin yine şerrü’ l- halefi

Size atfen, kokuyor bir nice âmâl-i hafî

Hakka karşı ürüyor eski heyûlâ Kör Ali



Fikr-i icad-ı hayat-ı nev olursa hidemât

Yok, değildir, bu cihetçe, elinizde âlat

Sı..lan b..ları tathîre gerek tensîkât

Ediniz ehl-i fezâille bu sa’yi ispat

Olmasın sahn-ı vatan alçağa me’va Kör Ali



Herkesin lokması bir cevher olursa, işine

Uyar edvâr-ı siyaset feleğin gerdişine

Takmayın her “it” i bu mevkib-i sa’yin peşine

Bu demir leblebidir, gelmez esâfil dişine

Ehl-i hak belli olur lâhzada ra’ na Kör Ali



Beslenir rûy-ı melâhat diye bin şahs-ı kabîh

Bunların varlığıdır millet için zulm-ı sarîh

Sine-i devleti tarih ile ettik teşrîh

Aşikâr oldu, maraz, geçti, nezaket, telmîh

İş bu merkezde diyor cümle etibbâ Kör Ali



Haladan geldi a sor aklıma ey merd-i metin

Gösteriş, akıbeti her vakit eyler tayin

Istıfâ’ ya o kadar teşne ki bu fikr ü zemin

İşinizde hak erenler ola himmetle mu’în

Doğruya yardım eder Hazret-i Mevlâ Kör Ali



Tıp Fakültesi Hastahanesi Haydarpaşa 1337





BAKTIM, AĞLADIM



Yâd-ı hayâl-i yar ile

Gülzâra baktım, ağladım,

Andım şemim-i kâkülün,

Ezhâra baktım, ağladım,



Kalbim esir-i aşk-ı yâr,

Gönlüm hevayı bî-karar,

Eşkim misâl-i cuybar,

Asâra baktım, ağladım.



Hicrân ile dil oldu hun,

Bahtım yaman, tali’ zebun,

İkbali gördüm ser-nigun

İdbâra baktım, ağladım.



Müstekbelim olmuş hebâ,

Hâlim belâ-ender belâ,

Mâzideki bî-intihâ,

A’sâra baktım, ağladım.



Bir bî-kesim, bî-hânımân,

Şimdi bana dağlar mekân,

Feryâdıma ma’kes olan

Kühsâra baktım, ağladım.



Kalb-i hazînim ye’s – pûş,

Hemrazım oldu hep vuhûş,

Karşımda pür cûş-u hurûş

Enhâra baktım, ağladım.



Firkatle ney feryâd-zen,

Tanbur ise sevdâ-füken,

Mızrâb-ı gamdan inliyen

Evtâra baktım, ağladım.



Sen nerdesin ey nazlı yâr,

Sinemde aşkın paydâr,

Kalbimde senden yadgâr

Esrâra baktım, ağladım.



Çukurçeşme-İstanbul, 1317





NE DESEM ?



Acaba ben de bugün kendime insan mı desem

Yoksa emsalimi temsil ile hayvan mı desem



Her yanından kemirir yurdumu azgın bir hırs

Çekilen kahra lütuf, çileye ihsan mı desem



Dahli yok kimseciğin, hep kabahat kendimde

Delilik min-tarafillâh bana bir şan mı desem



Gözünü açma da sen var elin efkârına uy

Eli dinle, ele bak, el sözüne kan mı desem



Şu sadakat denilen köhne tuzak yok mu bugün

Yeni dinde buna ben sure-i şeytan mı desem



Dalkavukluk denilen ilm-i hulûlün sırrı

Bilinirse apışır servet ü sâmân mı desem



İşte yüz bulduların yağtığı iş, bildiği söz

İstikamet karaborsa, çala tırpan mı desem



Gizli bir el izi var her dolabın çarhında

Ser dümen dalgada, gel bak şuna kaptan mı desem



Soramaz kimse cesaretle şerîrin işini

Astığı astık olur; kestiği kurban mı desem



Yedi Eylül ile fethetti refahın yolunu

Topatan kal’asına işte kumandan mı desem



Eski bir ekzemadır şimdiki Van meselesi

Çok karıştırma yalandır, bu da bühtan mı desem



Karagözcü ne komuş perdeye göstermeye bak

Sen bırak da sözü git dertlerine yan mı desem



İsterim ben de öğünmek hani bilgi nerede

Her kelin perçemine sünbül ü reyhan mı desem



Vâizin sunduğu kevserle cemaat sarhoş

Camiye bar mı desem, mescide dükkân mı desem



Yaptırır âdeme her şeyi geçim dünyası

Kara kaplı kitabın falları ferman mı desem



Sonu yoktur, bu didişmek ezelîdir Neyzen

Hikmetin buyruğu elân kemâkân mı desem





TÜRK’ E BİRİNCİ ÖĞÜT



Şimdi geldin az buçuk aslından imana Türk

Çekmek isterdim seni çoktan beri divana Türk

Sinede mihrab-ı Beytullah’ ı bul, virane Türk

Bî-tekellüf gir harîm-i Hazret-i Yezdan’a Türk

Bastığın yerlerde şan ver cinsine, vicdana Türk



Dizginin canbaz elinde olmasın bak dikkat et

Çektiğin âlâm-ı istibdadı vird-i ibret et

Davran artık, nefsini öğrenmeye son gayret et

Kalbini aşk-ı vatanla mabed-i milliyyet et

Ateş-i hicranla ver su hançer-i giryâna Türk



Arş-ı âlâya asıldı huccet-i milliyyetin

Kendi nefsinde görülsün halka, hakka hizmetin

Ehl-i zulme kulluk etmekle onulmaz illetin

Madrabaz kumpanyasından farklı kalmaz devletin

Zorla anlat bunları aza-yı Mebusâna Türk



Himmet-i pir-i zamanla tayy-i eb’ad eyledin

Hâk olan ecdadını ihya edüp şad eyledin

Ölmeyen tarihini dünyaya inşâd eyledin

Sâyesinde dipçiğin bir varlık icad eyledin

Dehre eyvallah dedirttin yazdığın fermana Türk



Cevher-i hilkat senin askerliğinle müftedir

Ma’bed-i milliyyetinde oldu mabudun demir

Arş-ı mevcudiyetinde âlem-i imkân nedir

Yaptığın şu inkılâbı ölçemez hikmet, cebir

Gıpta eyler saha-i icadına efsane Türk



Bir belâsın İtilaf’ ın kuvvet-i mağruruna

Bir kırık kağnıyla çıktın fenn-i harbin Tûr’una

Bunca devlet oldu mağlûp akıbet mahsuruna

S..tın amden ilm ü fennin hikmet-i düsturuna

Doğrusu açlık pes etti sendeki idmana Türk



Hikmet-i hilkat seni kılmış temeddünden muaf

Bir beis yok etsen âsâr-ı asırdan inhirâf

Hacc-ı Ekber’ se muradın, kalbini eyle tavaf

Varsa cürmün, bilmemektir kendini, et itiraf

Kendin attın kendini her zillete, hüsrana Türk



İşte Mekke, Müslümanlık inhisâr altındadır

Hacca niyyet eyleyen katl ü hasar altındadır

Bak vatan baştan başa bin iftikâr altındadır

Yuttuğun bir lokma, halv ihtikâr altındadır

Bir nazar kıl bunca yıldır verdiğin kurbana Türk



Bir ceza çektin ki on beş yıl sebepten bî-habîr

Üç buçuk mülhid rezilin keyfine oldun esir

Padişah alçak, kumandan fahişe, hain vezir

Sû-i idrakinle Azrail’i zannetin sefîr

Böyle girdin suretâ âyîne-i devrana Türk



Kendi yurdunda, evinde kaç asır kaldın garib

Başına oldu musallat bin heyûlâ-yı acîb

Medrese, tekke, mekâtib, hepsi de millet firîb

Aldığın kâfi sana Gazi-i Ekber’ den nasib

Katma esrar-ı Hüda’ ya bir zaman bîgâne Türk



Sıdk ile askerliğin kâfi rızaullah için

Üzme artık kendini bir şeyh için, dergâh için

Eğme başın suret-i iblise eyvallah için

Çektiğin çille yekûnen bilki, illallah için

Kanma âyin-i Cem’ e, irşada, bir meydana Türk



Varsa aslı bunların âlemde ....ler beni

Aşikâr etmiş sana eşyayı Hallâk-ı ganî

Beklenen esmâ-i Hak’ dan bil ki mangır madeni

Dervişi bağlar yularsız tekkeye şeyh-i denî

Olma artık bir kenef kandiline pervane Türk



Âl-i Osman’ da Hasan, yahut Hüseyn, yahut Ali

Var mıdır böyle isim bak; bu hakikat pek celî

Hepsi de baştan kıça zulm u tasalluk mahmeli

Tam bin üç yüz yıl bu fitne, oldu halkın engeli!

Sen bıraktın hakkı, taptın zalime, sultana Türk



Kurduğun tâk-ı siyaset âsmâna gıbta-res

Aylı yıldızlı şu bayrak Kehkeşân’ a gıbta-res

Yazdığın ferman-ı milliyyet cihana gıbta-res

Ahd u mîsakındaki kudret zamana gıbta-res

Aferinler içtiğin peymâne-i peymâna Türk



Sulhu imza eyledin mahbûb-i âlemsin bugün

Çınlıyor ufk-ı siyasette kemalâtın bütün

En muazzam inkılâbı sen ki yaptın işte dün

Bir değil bin yâr seven az bile gönlün içün

Top gibi sağlam .... aşk ulu cephana Türk



Aşk ile fasl-ı .... şimdi germiyyet verin

Menzil-i imana şeklen ruh-ı milliyyet verin

Şaha kalkan her .... âbiş-i ziynet verin

Baştan atma yapmayın, bu hizmete kıymet verin

Neslimiz azlaştı, hoş bak, hizmet et nisvâna Türk



Öyle .... ki .... er nişanı kalmasın

Güft ü gûya avretin asla zamanı kalmasın

Başka sevda çekmeye tâb u tüvânı kalmasın

Meclis-i nisvâda erkek imtihanı kalmasın

Sen isim bulmakla meşgul ol doğan oğlana, Türk



Kızları tayin edin resmî umûr-ı devlete

Evlenince aşina olsun merhâm-ı hizmete

Valide vâkıf bulunsun ihtiyaca servete

Başka bir revnak verir hatun kişi cemiyyete

Pişdâr olsun kadın her saha-i imrâna, Türk



Kükremiş bunca .... var ümmet-i merhumede

Eyliyor arz-ı salâbet saha-i ma’lûmede

Anlamam hikmet nedir şu âdet-i meş’ûmede

Mantık olmaz böyle bir hürriyyet-i mahkûmede

Duymamıştır böyle derdi sorsalar Lokman’ a Türk



Her muattal .... kudurmuş pür lehîb-i ihtiras

İhtilâc-ı kahr-ı hasretten diler daim halâs

Bir sefarethâne-i gamdır ki yok bekçi, kavas

Bir cehennemdir ki vuslat yutkunur hicrana has

Bir beladır ki musallat dert ile dermana Türk



Olmalı hatun kişi zor-i .... le zarta-keş

Ufk-ı aşkı yakmalı hicranlı bir kızgın güneş

.... velhâsılı, esmer, beyaz, zenci, habeş

Vardır istiğna eden bir çok eşek, abdal, gebeş

Bunları teşbih eder erbâb-ı dil hayvana, Türk



Düşmesin .... in zebûn mekkârede kuyruk gibi

Şanla sallansın .... top gibi, tomruk gibi

.... yumruk alt .... marpuç,... pulluk gibi

....yer kalmalı virane bir .... gibi

Dikkat et, bak, sıhhatında bu gibi noksana Türk







.... haysiyyet temeldir dildeki cemiyyete

Mensec-i vuslat modeldir sanat-ı nesviyyete

Düşmesin Musa gibi ol nesne Tûr-ı şehvete

Bir şereftir bu şerait unsur-ı milliyyete

Karşı durmaktır hüner enfüsteki tufana Türk



Evvelâ lazım çobanlık hikmet-i matlab ile

Sâniyen sanat, ziraat feyz-i rûz u şeb ile

Sonra karnın doydu mu Türkane bir meşreb ile

Balta, tırpan, manda, kağnı, panguduz merkeb ile

Git .... bir dûş-ı istilâ Frengistan’ a Türk



Beyzâ-i ankayı anla boş tavuk kehkehleme

Ehli takdir eylesin, sen kendini pehpehleme

Alt yanından kaydırıp ta mâverâya dehleme

Lâ-yukâlî bir hata-yı hırs ile yestehleme

Sapma şehrâh-ı safadan vadi-i isyana Türk



İ’tilâ-yı mülk için milli .... kartalmalı

Mor .... maplak gibi ta ka’r-ı .... dalmalı

.... zorla her santimde gümrük almalı

Âşıkân sırt üstü saatlerce baygın kalmalı

Böyle gir dinî zaferle ravza-i rıdvâna Türk



Bastığın anda gıcırtı kağnıyı andırmalı

Bâde-i vuslât .... mest edüp kandırmalı

Dehledikçe hırs ile yekdiğerin kızdırmalı

.... safadan bahs açarken .... fındık kırmalı

Böyle yap asma kulak hakkındaki bühtâna Türk



Yasemini sineye tezyîn eder bir çift turunç

Çizmeden versin nişan .... ki yapışsın .... konç

Öyle zannetsin görenler .... bir dökme tunç

İlk nazarda .... gıdıklansın .... kırsın kulunç

Nesl-i âti aşkına .... minnet et canana Türk



Verdim Etlik Bağlarından pendime işte hitâm

İstemez bundan ziyade halka tatvîl-i kelâm

Affedin, yoktur sözümde intizam u insicâm

Serseri bir Neyzen’im, âşıklara ba’de’s-selâm

Yadigâr olsun bu nazmım meclis-i ihvâna Türk



Ankara – Etlik 1923



TÜRKE İKİNCİ ÖĞÜT



Gel, günaydın, şimdi bak şu kurduğun âsâra Türk

Başlamıştır ülke isti’dâdını izhâra Türk

Âsmânı yık yığ, istiklâli istikrara Türk

Nanköre açtırma göz, hiç verme yüz ağyâra Türk

Basmasın nâdân ayağı rehgüzâr-ı yâre Türk



Zalimin titrek elinden çektin aldın dizgini

Kükresin nâmerde tarihinde bir kaplan kini

Tuttuğun yol asra ait her teceddüdden yeni

“Müstakim ol Hazret-i Müncî utandırmaz seni”

Aklın erdiyse yeter bir Vâhid ü Kahhar’ a Türk



Kudret-i fıtrıyyeni andıkça ah ettim sana

Gitme maziye dedim, talim-i râh ettim sana

Şapka giydirdimse zannetme külâh ettim sana

Can gözüyle sahne-i dilden nigâh ettim sana

Verme artık gönlünü, dükkân gibi îcâra Türk



Vahdet-i milliyyedir efrâdı ancak kurtaran

Aşk-ı Gazi ateşiyle kaynayan millete kan

“Hâkimiyyet milletindir”, gökte ol sahip-kıran

Zağlasın çarh-ı felek şimşîrini, sen salt kuşan

Bir emirberdir kapından bastığın seyyâre Türk



Gönlünü gark eyle menşûr-ı dehânın rengine,

Bak riyâzî bir nazarla şimdi Türkün cengine

Öyle bir Türkâne meşreple getir ki dengine

Sâz-ı sulhun perde perde nağme kat ahengine

Ey güneşten sıçramış her ferdi ateşpâre Türk



İnkilâbı halk ederken parladıkça mu’cizât

Anlamış sinyaldeki imayı ruh-i hadisât

Bekliyor siması devrânın güneşten iltifat

Hâle-i sulh-ı cihana verdi ay yıldız hayat

Ben de şaştım bu terennümlerdeki esrara Türk



Varsa dostun dipçiğindir, öp de omzunda taşı

Merde hürmet eyle, nâmerdi görünce çat kaşı

Bak nasıl rapt eyledin etrafı, Moskof kardaşı

Bence senden çok küçüktür eski tarihin yaşı

Âsmâna kak temel arz eyle de mimara Türk



Âsmâna kak, temelden maksadım teyyare yap

Cehli kahrettikçe idrakinle fenne, ilme tap

Gitme mazinin karanlık yollarından, garbe sap

Varsa iblisin külâhı, sen atik davran da kap

S....da giydir düşmen-i bîdâd olan eşrâra Türk



Mümkünün tahlili ânde bin tecelliyât olur

Tehlikeyle oynanılmaz akıbet heyhât olur

Himmet-i tarih ile her müddeâ ispat olur

İnkirâzın tahtı kürsî-i ilâhiyyat olur

Bence davetnâmedir bu safsata idbâra Türk



Kalkmadıkça bunlar ev, yer, bağ, çayır yoktur sana

Bunları kaldır, maarifte bayır yoktur sana

Kendi mülkündür vatan, ortak gayır yoktur sana

Yık dedim, yık, kanlı kürsîden hayır yoktur sana

Ba’demâ meydan bırakma bunları tekrara Türk



Kendi mülkünde garibane dilendin din için

Tıpkı beygirler gibi döndürdü şeyh ayin için

Sırtta heybe, cerre çıktın gafleti telkıyn için

Pek fedakârane yandın bir Kureyşî kin için

Çal da söylet bunları sazındaki evtâra Türk



Gönlünü dinî tufeylîden temizle gün gibi

Aşka iman et de durma vuslata küskün gibi

Çektiğin âlâm-ı eyyâmı unutma dün gibi

Aç gözün, çıldırma bir Leylâ için Mecnun gibi

Bir marazdır bu; de geç, âşıktaki efkâra Türk



Bir müzisyen geldi Alman Ştrigler’miş adı

Öyle kudret var ki idrakinde aklım oynadı

Anladıkça gönlünü Türkün muhabbet kaynadı

Garbın asrî bir dimağınca sazın varmış tadı

Kısmet oldu çok şükür dinletmesi bîdâra Türk



Bence ibdâ’ın ocağı gönlünün altındadır

Kesmiyor sanma, kılıç bir köhne eski kındadır

Aşkı tekfîr etme, mesuliyyeti sırtındadır

Bir kulak ver kendine, gönlün bunun farkındadır

Sen neden bîgânesin ruhundaki eş’âra Türk



Söyle aşkın lânesinden kim yadırgattı seni

Hangi alçak aşka düşman etti, aldattı seni

Kendi mümkündür bu ülke, kim tutup attı seni

İtimadın bir kuru iman için sattı seni

Sen ki Cibril’i yaparken orduna mekkâre Türk



Musikîye ârız olmuştur yobazlık bit gibi

Bu akan çirk-i hilâfet sanata kibrit gibi

Saltanat davasına her faslı bir şahit gibi

Toplanıp hep bir ağızdan hırlaşırlar it gibi

Eyle bunlardan şikâyet dâhi-i serdara Türk



Kırk sekiz yıl kişver-i ibdâ’ı sardım, bekledim

Altı bin yıllık birikmiş bir de mazi ekledim

Kurduğum tabya haraba tuttu yüz, mertekledim

Gördüğüm âsâr ile müstakbeli gerçekledim

Sığmaz artık tuttuğun yol vadi-i inkâra Türk



Eşşeğinden patriğin her kim nasip almış ise

Her ne varsa bildiği fensiz: Boş anbar, boş kese

Garbı takdir etmeyen nâdânı sokma meclise

Hakka iman etmemek olmuş seviyye iblis’ e

Bastığın kâfi değil mi bunca yıl mantara Türk



Cevher-i milliyyeni soymuş harami, Kâbe’de

Cehle gömmüş ruhunu, sonra aratmış türbede

Öyle aldatmış ki teslimiyyetin bî-arbede

Sersem etmiş halkı döndürdükçe curnalcı dede

Ehl-i ....’ten hazer kıl, çünkü benzer mâra Türk



Hangi sem’iyyet olursa girme taktırma yular

Goncası milliyetin ağyâr elinde tez solar

Hür yaşa bak yadigârı ceddinin şu ordular

Karşısında İ’tilâf orduları zor durdular

Düşmanı teshîr eden başındaki mehpâre Türk



Dinlemem bir kimseyi, fikrim, kararım kendimin

Âsmânım kendimin, leylim, nehârım kendimin

Medd ü cezrim kendimin, ka’rım, kenarım kendimin

Çember-i devrâna hâkimdir, medârım, kendimin

Sırrımı fâş etmedim bî-intihâ âsâra Türk



Bu eserler inkılâbın ekmeliydi şüphesiz

Türkün istikbali ondan münceliydi şüphesiz

Tuttuğun el-Gazi-i müncî eliydi şüphesiz

Âkil-i ferdâne-bîna meş’âliydi şüphesiz

Secde eyler âsmânlar şemsini ikrara Türk



İstanbul - 1929



HEKİMLERE NAZ



Bir hazâkatzedeyim midemi tıp tepti benim

Kırk katır tepse yıkılmazdı şu aciz bedenim



Kapladı her yanımı sancı, elem, ağrı, bere

Bir mezar oldu cihan, sanki etibbâ haşere



Hastane sanarak yok yere girdim çıktım

İbret aldım oralardan ve canımdan bıktım



Avnî’min himmeti erdi yine imdadımıza

Hâtime çekti bir el nâle vü feryadımıza



Kalmamıştır gibi aciz bedenimde bir şey

Yaşasın sine-i millete Hasan Vasıf Bey





CANAN’ A

Sevdalı akşamlar tekin değildir

Pek dolaşma gönül viranesinde

Gururlu güneşler boyun eğildir

Şaka yoktur aşkın efsanesinde



Çok mutlu yıldızlar çıktı çığırdan

Farkı yoktur aşıkların sağırdan

Önce dumanları başlar ağırdan

Şaka yoktur aşkın efsanesinde



İhtimal vermezsin, hem inanmazsın

Ateşler sarmıştır, sen uyanmazsın

Mest olduktan sonra artık yanmazsın

Gönlüm gibi hikmet peymânesinde



Taptığın mihraplar çöker bir anda

Her şey olmuş bitmiş gibi meydanda

Tutuştu çırağlar, sevda devranda

Yanıyorum sazın teranesinde



Bir serseriyim ki dur aman bilmem

Kalbinden başka hiçbir mekân bilmem

Gök kandil olmuşum, âsumân bilmem

Bir mazi gözlerin meyhanesinde



Karanlık zülfünü bir görmek için

Göz kanat olmuştum cin melek için

Bana yeter artık buselik için

Hatıra telleri dil şânesinde



Gönül rebâbında olamaz düzen

Aşkım bu yıldızı yüzünden süzen

Buluşuruz yarın geceye Neyzen

Cananın kalbinde, gam lânesinde



İstanbul 1923





VARLIĞIM



Ruhumda sunduğun mukaddes günah

Kanımda ateşten bir şarap oldu

Sevdanın şimşeği çakınca gönlüm

Nağmesi alevden bir rebâb oldu



Gökyüzü yıkıldı, yıldızlar söndü

Güneş hiç doğmadı, ay geri döndü

Kâinat kayboldu hiçe büründü

Aşkından başkası hep harap oldu



O hırçın hayalin ey sarhoş melek

Serencâm besteler bana gülerek

Son gece verdiğin zehirli çiçek

Hicranlar şerh eden bir kitap oldu



Vefasız tali’im bir kara kaya

Yalvardım, söylettim bu sırrı naya

Varlığım yok oldu gün saya saya

İçinden çıkılmaz bir hesap oldu



1923





ÖLÇÜ



İtimadım belki kalmıştır diye insanlığa

Günde bir kere şeytan kalbimi yoklar benim

Bizde vicdani telâkkiler bu yolda ölçülür

Zevk alır görse perişan hâlimi toklar benim

Cavidanî sözlerim sanma isabet eylemez

Saplıdır kalb-i hedefte attığım oklar benim

Her.... benzerdi bin bir Apis’li mabede

Heykel-i Fir’avn’e döndü ....ğım ....lar benim

Ezkaza bir lokma et yersem hayalen, vergici

Rüzgâr altından geçerken zartamı koklar benim



1946



ŞEKSPİR



Şekspir’ in bütün âsârını değil, birine

Feda imiş Britanya o hikmet-efserine



Ne muhteşem, ne derin bir mehâbet-i takdir

Yeter bu İngilizin ilme aşkını tasvir



Revân eder acı sözlerle tayf-ı hikmetini

Bu serzeniş ile sezmiş vatan muhabbetini



1921



İSTANBUL RADYOSUNDA MUSİKÎ



Tüylerim ürperiyor duydukça

Musikî namına zillet şu sazı

Yurdumuzdan azametle yayılır

Cehlin âfâk-ı cihana avazı

Okuyuşta daha hâlâ tecvit

Ağzına .... madrabazı

Telsizin işlemesinden maksat

Çıksın üç beş .... boğazı

Radyodan her gece garbın yüzüne

Geyirir zannederim bir yobazı



BİLİR



Hakikat çıkması şu kahpe dünya,

Bu çok kısa yoldan dönenler bilir;

Bu yolun sırrıdır fırsatlar, sevda,

Tutuşup parlayıp sönenler bilir.



Aldana aldana gevredi dinim;

Kalmadı düşmana, feleğe kinim;

Doğruyu söylersem çarpar yeminim;

Bu cengi, pusuya sinenler bilir.



Durma sor halini, hastanın, sağın;

Tabii solacak gülleri bağın;

Hayatın içini, kara toprağın

Üstünden altına inenler bilir.



Geniştir, ölçülmez hayalin çölü;

Karşımda her diri söylenen ölü;

Çok güçtür geçmesi bu sakar gölü;

Dümensiz gemiye binenler bilir.



GÖNLÜMÜN MEYHÂNESİNDEN HİTAP !



Dinleyen her zerreye bin bir hitâbım var benim,

Kâinât isminde hiçden bir kitâbım var benim!

Ya hitâbımdan okursun, yâ kitabımdan beni,

Yazdığım efsânede on altı bâbım var benim!

Hey’etimde müttefik mağrıbla maşrık, veçhe yok;

Gayr-i mer’î zerrede bin âftâbım var benim!

Hüsn-i mutlak bir yudumda kendini gayb eyledi,

Gönlümün humhanesinde böyle nâbım var benim!

Varlığımdan intihâsızlık terennüm eyliyen

Bezm-i hiçide adem adlı rebâbım var benim!

Neşvemiz bî-ibtidadır işvemiz bî-intihâ,

Böyle bir sâkiye candan intisâbım var benim!

Meyve-i memnua’dan çekmiş bizim pîr-i mugân,

Neyzen’im, gönlümde bin bir küp şarâbım var benim!



1944 İstanbul



YOBAZ



Bir güneş görmesi kaabil değil erbâb-ı dile,

Kaplamış sis gibi etrafı gürûh-ı hazele;



.... ümmet denilen şu haşere

.... dır bence huzûr-i beşere.



Cennet’i fasl-ı taharet iledir isbatı,

Sanki yutmuş gibidir mebhas-ı kazuratı,



Yakışır şekline timsâl-i fezayih dense,

Bir yıkık eski kenef künküne benzer ense.



Koku aldıkça koşar hırs ile mevtâ peşine,

Benzemiştir yüzü sırtlan derisinden meşine.



Sû-i hazım olsa gerek bilmediği varsa onun,

Midesi iskele sanki odun oğlu odunun !



Ankara 1923



GEÇERİM



Geçen gençlik günlerine yanmıyan

Yok gibidir, bense bakar geçerim.

Yoku vara, varı hiçe gömerek

Her solukta bir gam yakar geçerim.



Durulmadı gitti belirsiz başım,

Kardaşımdan başka herkes kardaşım.

Kader, zaman, kader, hicrân yoldaşım,

Dertli ırmak oldum, akar geçerim.



Devrin siyâseti pek saçma sapan,

Pişirdiği pazarlıklar çok yavan,

Matbu’atın ocağında kaynayan

Kazanlara bir kulp takar geçerim.



Araştırdım hakiykat notlarında,

Yok bir ma’na dehrin vur tutlarında,

Şi’rimdeki duygu bulutlarında

Bir şimşeğim, hicrân çakar geçerim.



Göz kapamam hiç bir Tûr’un nûruna,

Perde açtım İsrâfil’in sûruna,

Kalbimdeki yanan aşkın uğruna

Cehennemi yakar yıkar geçerim.



Anladın mı beni yakan o piri ?

Neyle meyle bak ne yaptı fakîri

Ebedleri kucaklıyan esiri

Ma’na gibi deler, çıkar geçerim.



Bulamazsın cevherimi bir kânda,

Gömülüyüm bir mukaddes nihânda,

Gönlümdeki ışığımla bir anda

Yüz bin Leylâ sever bıkar geçerim.



Neyzen gibi serserinin fakîyr’in

Mihrâbıyım içindeki zamîrin,

Men-Rabbüke diyen Münkir, Nekir’in

Defterini dürer, tıkar geçerim.



Tıp Fakültesi Hastahanesi 1337



HAYATIMDA



Ne başım var, ne kıçım var, be felek

Tıpkı .... çevirdin beni!

Kurtulamadım gitti anha minhâdan,

Şu son siyâsete çevirdin beni.



Sağlıkta minhetle hasr-ü neşroldum,

Ölen umudlara teneşir oldum,

Mezar taşları ile dertleşir oldum,

Âyân’ da hey’ete çevirdin beni!



Mezhebimde haham, papaz, hocalar,

Orsa pupa, yalpalayıp bocalar,

Her gören bir âletimi kurcalar,

Pirsiz bir san’ata çevirdin beni!



Aşkın perisine attım sazdan ok,

Ta kalbime düştü, yalvardı pek çok,

Benden başka yarasını saran yok.

Sevdâlı gurbete çevirdin beni.



Şahikâ mı hiç bir bulut yürümez?

Kalemim de her nükteyi sürümez,

Hürmet eder herkes, lâkin el sürmez,

Kâ’be’den sirkate çevirdin beni!



Kimim, neyim? Yok sırrımı bir bilen,

İster yaşa, ister öl, ister dilen.

Avrat pazarında yanlış işliyen.

Akrepsiz saate çevirdin beni!



Züğürtlükten her tarafım kanadı,

İflâs etti .... im, dibe kaynadı.

Başım başka kıçım başka oynadı,

Ta.aksız şehvete çevirdin beni.



Ne tutan var, ne çatan, ne kaışan,

O meyhâne bu kerhâne Pötişan,

Erenlerin kapısında dolaşan,

Neyzen adlı ite çevirdin beni!



Tıp Fakültesi Hastahanesi 1337



NOKTA



Şu yola kırk senedir attım adım,

Daha hâlâ beni ben anlamadım.



Aklımın erdiği bir şey varsa,

Fikrim eb’ad-ı hayâli yarsa



Cezr-ü medlerle, ebedle ezele

Varmış olsam o reh-i lem-yezele.



Bana rehber olacak şû’le, adem,

Ademin şû’lesi hiçî der isem



Bunca varlık ki benim meşhûdum

Nur-ı aşkınla bütün mescûdum.



Ve ademden edişim acze rücû,

Saçıyor pîşîme milyarla tulû.



Her tulû’un şeb-i bîdârından,

Şu fezâüâ-yı hafâ-bârından.



Yağıyor bunca serâir güneşi.

Yakıyor aczimi hayret ateşi.



Aczimin de buna âciz kalışı,

Der demez meselenin geldi başı;



Halleder noktayı aklen, hissen,

Bunu tekrar okuyup dikkat eden.



Tıp Fakültesi Hastahanesi-Haydarpaşa,1337



NEYZEN’İN ŞARKILARINDAN



Derdinle gönül derdime dert katarak her gün

Neşe ile avundum da gönül gülmedi bir gün

Çılgın geçecek sandığım hep günlerim ölgün

Yadınla harap, dert ile ortak gönül her gün



Deli gönlümü sana verdiğim akşam

Kanmadan zevkine geçti de akşam

Şimdi viran kalan o bahçelerde

Derdi verir gönlüme, derdin her akşam



Gitti gelmez gönül virane kaldı

Ne sabr u mecal var, ne takat kaldı

Yadınla teselli bahane kaldı

Gitti gelmez, gönül virane kaldı.



EŞŞOLU



Ne için boş durursun

Çalış eşşolu, eşşolu

Yiyecek yok mu dedin ha

Alış eşşolu, eşşolu



Anırıp durma çemende

Ara bul ilim ile fende

Olma bir .... sen de

Karış eşşolu, eşşolu



Uyuyan menzili bulmaz

O balın gülleri solmaz

Topal eşşekle olmaz

Yarış eşşolu, eşşolu



Bırakıp kîl ile kâli

Unutup ol emr-i muhali

Sana dargın ise vali

Barış eşşolu, eşşolu.



KOŞMA



Hicrân kucağında tuttuğun sırdaş,

Çağlamış, bulanmış, durulmuş olsun,

Sözüne, sazına güven de yanaş,

Kulağı ezelden burulmuş olsun.



Boş kafa gezdiren seyyahlar gibi

Keşkülünün delik çıkmasın dibi,

Ârifden anlasın seçsin garibi,

Hakiykat yolunda yorulmuş olsun.



Taban tepmiş olan hak kervânında,

Dostunu konutlar tatlı canında,

Koçlar gibi duran pir meydanında,

Aslanlar yurdunda kurulmuş olsun.



Gel dese de bakmanakas aşına,

Bir fırsat arar da kakar başına,

Dostun namerd dehrin mihek taşına,

Felâket pazarında vurulmuş olsun.



Duysun aşkın elindeki rebâbı,

Okunsun, alnında çille kitabı,

Neyzen gibi günahının hesabı,

Mezara girmeden sorulmuş olsun.



Çemberlitaş, 1908

toklucaktan haberler

dernek nedir.amaçları

TOKLUCAK DER .in ARIK DER ile ZARA DER. yanyana olan arsa ile ilğili bilgiler.. 1- konu hakkında gelişmeler.. 2- varılan durum 3- dernek üyelerinin konu hakkında bilgileri GEREKLİ BİLGİLER TOPARLANIP ..GELİŞMELER..SİZLERE DUYURULACAKTIR. MAİL. ADRESİM ..haloyildiz@gmail.com ..SİZLERİN ULAŞABİLDİĞİ BİLGİLERİ PAYLAŞIRSANIZ ..YAYINLARIZ. ERGÜN YILDIZ..

DERNEK NEDİR? NASIL KURULUR?

Derneğin tanımı

23.11.2004 tarihinde yürürlüğe giren 5253 sayılı Dernekler Kanununun 2. maddesinde derneğin tanımı; " Dernek: Kazanç paylaşma dışında, kanunlarla yasaklanmamış belirli ve ortak bir amacı gerçekleştirmek üzere, en az yedi gerçek veya tüzel kişinin, bilgi ve çalışmalarını sürekli olarak birleştirmek suretiyle oluşturdukları tüzel kişiliğe sahip kişi topluluklarını” olarak yapılmıştır.

Kimler dernek kurabilir

Fiil ehliyetine sahip gerçek veya tüzel kişiler, önceden izin almaksızın dernek kurma hakkına sahiptir.

Dernek kurucusu olabilmeleri ile ilgili olarak, Türk Silâhlı Kuvvetleri ve kolluk kuvvetleri mensupları ile kamu kurum ve kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri hakkında özel kanunlarında getirilen kısıtlamalar saklıdır.

Ayrıca, onbeş yaşını bitiren ayırt etme gücüne sahip küçükler; toplumsal, ruhsal, ahlakî, bedensel ve zihinsel yetenekleri ile spor, eğitim ve öğretim haklarını, sosyal ve kültürel varlıklarını, aile yapısını ve özel yaşantılarını korumak ve geliştirmek amacıyla yasal temsilcilerinin yazılı izni ile çocuk dernekleri kurabilir veya kurulmuş çocuk derneklerine üye olabilirler.

Oniki yaşını bitiren küçükler yasal temsilcilerinin izni ile çocuk derneklerine üye olabilirler ancak yönetim ve denetim kurullarında görev alamazlar.

Çocuk derneklerine onsekiz yaşından büyükler kurucu veya üye olamazlar.

Dernek kurucusu olacak kişilerde aranan fiil ehliyetine ne şekilde sahip olunur.

4721 sayılı Türk Medeni Kanununda belirtildiği üzere; ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişinin fiil ehliyeti vardır.

Ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmamak: Yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ve bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmamak yada bir yıl veya daha uzun süreli özgürlüğü bağlayıcı bir cezaya mahkûm bulunmamaktır.

Ergin olmak: Onsekiz yaşını doldurmuş olmak veya onsekiz yaşın doldurmamış olduğu halde evlenmiş olmak yada onbeş yaşını doldurmuş küçüklerin kendi isteği ve velisinin rızasıyla mahkemece ergin kılınmış olmaktır.

Tüzel kişiler, kanuna ve kuruluş belgelerine göre gerekli organlara sahip olmakla, fiil ehliyetini kazanırlar. Tüzel kişinin iradesi, organları aracılığıyla açıklanır.

Dernekler özel hukuk tüzelkişisi olup, Türk Medeni Kanununun 48. maddesinde belirtilen tüm hak ve yetkilere sahiptir.

Hangi amaçla dernek kurulamaz

Anayasa ve kanunlarla açıkça yasaklanan amaçları veya konusu suç teşkil eden fiilleri gerçekleştirmek amacıyla dernek kurulamaz.

Derneğin amacı; kazanç paylaşma dışında, kanunlarla yasaklanmamış belirli ve ortak bir gayeyi gerçekleştirmeye yönelik, anlaşılabilir ve süreklilik arz etmelidir. Hukuka veya ahlâka aykırı olmamalıdır.

Derneğin kuruluş şekli

Dernekler, kuruluş bildirimini, dernek tüzüğünü ve gerekli belgeleri yerleşim yerinin bulunduğu yerin en büyük mülki amirine verdikleri anda tüzel kişilik kazanırlar.

Dernek tüzüğünün içeriği

Dernekler Mevzuatı gereğince derneğin tüzüğünde aşağıda gösterilen hususların belirtilmesi zorunludur:

a-Derneğin adı ve merkezi. (Derneğinizin adı, daha önce kurulmuş olan bir derneğin adından farklı olmak zorundadır. Dernek adını kontrol etmek için tıklayınız)

b-Derneğin amacı ve bu amacı gerçekleştirmek için dernekçe sürdürülecek çalışma konuları ve çalışma biçimleri ile faaliyet alanı.

c-Derneğe üye olma ve üyelikten çıkmanın şart ve şekilleri.

d-Genel kurulun toplanma şekli ve zamanı.

e-Genel kurulun görevleri, yetkileri, oy kullanma ve karar alma usul ve şekilleri.

f-Yönetim ve denetim kurullarının görev ve yetkileri, ne suretle seçileceği, asıl ve yedek üye sayısı.

g-Derneğin şubesinin bulunup bulunmayacağı, bulunacak ise şubelerin nasıl kurulacağı, görev ve yetkileri ile dernek genel kurulunda nasıl temsil edileceği.

h-Üyelerin ödeyecekleri giriş ve yıllık aidat miktarının belirlenme şekli.

ı-Derneğin gelir kaynakları.

i- Derneğin borçlanma usulleri.

j- Derneğin iç denetim şekilleri

k-Tüzüğün ne şekilde değiştirileceği.

l-Derneğin feshi halinde mal varlığının tasfiye şekli.

m-Dernek geçici yönetim kurulu üyelerinin adı, soyadı, görev ünvanı.

Dernek tüzüğünde kanunen belirtilmesi zorunlu hususlar dışında, Kanuna aykırı olmamak kaydıyla tüzükte yer alması istenilen diğer hükümler eklenebilir.

Örnek Dernek Tüzüğü İçin Tıklayınız.

Dernek kuruluşu için gerekli belgeler

Dernek kurucuları (en az yedi gerçek veya tüzel kişi) tarafından imzalanmış olan (Dernekler Yönetmeliği Ek-2’de bulunan) iki adet kuruluş bildirimi ve aşağıda belirtilen ekleri, derneğin kurulacağı yerin mülki idare amirliğine verilir.

a) Kurucular tarafından her sayfası imzalanmış üç adet dernek tüzüğü,

b) Kurucuların nüfus cüzdan fotokopisi,

c) Dernek kurucuları arasında tüzel kişiliklerin bulunması halinde; bu tüzel kişilerin unvanı, yerleşim yeri ve kuruluş belgesi ile tüzel kişiliklerin organları tarafından yetkilendirilen gerçek kişi de belirtilmek kaydıyla bu konuda alınmış kararın fotokopisi,

d) Kurucular arasında yabancı dernek veya dernek ve vakıf dışında kar amacı gütmeyen kuruluşlar bulunması halinde, bu tüzel kişilerin dernek kurucusu olabileceğini gösteren İçişleri Bakanlığınca verilmiş izin belgesi,

e) Kurucular arasında yabancı uyruklular varsa, bunların Türkiye'de yerleşme hakkına sahip olduklarını gösterir belgelerin fotokopileri,

f) Yazışma ve tebligatı almaya yetkili kişi veya kişilerin adı, soyadı, yerleşim yerlerini ve imzalarını belirten liste.

Büyükşehir belediyesi sınırları içinde kalan ilçeler hariç diğer ilçelerdeki dernek kuruluş işlemlerinde istenen belgeler birer arttırılarak verilir.

Dernekler, kuruluş bildirimi ve eklerini mülki idare amirliğine vermek suretiyle tüzel kişilik kazanırlar.

Çocuk derneklerine tüzel kişiler kurucu veya üye olamazlar, ayrıca çocuk derneklerinde kuruluş bildirimine, kurucu çocukların yasal temsilcilerinin izni eklenir.

Dernek kuruluş bildiriminin incelenmesi

Dernek kuruluş bildirimi ve belgelerin doğruluğu ile dernek tüzüğü, en büyük mülki amir tarafından altmış gün içinde dosya üzerinden incelenir.

Kuruluş bildiriminde, tüzükte ve kurucuların hukuki durumlarında kanuna aykırılık veya noksanlık tespit edildiği takdirde bunların giderilmesi veya tamamlanması derhal kuruculardan istenir. Bu istemin tebliğinden başlayarak otuz gün içinde belirtilen noksanlık tamamlanmaz ve kanuna aykırılık giderilmezse; en büyük mülki amir, yetkili asliye hukuk mahkemesinde derneğin feshi konusunda dava açması içir durumu Cumhuriyet savcılığına bildirir. Cumhuriyet savcısı mahkemeden derneğin faaliyetinin durdurulmasına karar verilmesini de isteyebilir.

Kuruluş bildiriminde, tüzükte ve belgelerde kanuna aykırılık veya noksanlık bulunmaz ya da bu aykırılık veya noksanlık belirli sürede giderilmiş bulunursa; keyfiyet derhal derneğe yazıyla bildirilir ve dernek, dernekler kütüğüne kaydedilir.

Derneğin zorunlu Organları hangileridir

Derneğin zorunlu organları, genel kurul, yönetim kurulu ve denetim kuruludur.

Dernekler zorunlu organları dışında başka organlar da oluşturabilirler. Ancak, bu organlara zorunlu organların görev, yetki ve sorumlulukları devredilemez.

Genel kurul, derneğin en yetkili karar organı olup; derneğe kayıtlı üyelerden oluşur. Genel kurul, dernek organlarını seçer ve derneğin diğer bir organına verilmemiş olan işleri görür.

Genel kurul, üyeliğe kabul ve üyelikten çıkarma hakkında son kararı verir, derneğin diğer organlarını denetler ve onları haklı sebeplerle her zaman görevden alabilir.

Yönetim kurulu, beş asıl ve beş yedek üyeden az olmamak üzere dernek tüzüğünde belirtilen sayıda üyeden oluşur.

Yönetim kurulu, derneğin yürütme ve temsil organıdır; bu görevini kanuna ve dernek tüzüğüne uygun olarak yerine getirir.

Temsil görevi, yönetim kurulunca, üyelerden birine veya bir üçüncü kişiye verilebilir.

Denetim kurulu, üç asıl ve üç yedek üyeden az olmamak üzere dernek tüzüğünde belirtilen sayıda üyeden oluşur.

Denetim kurulu, denetleme görevini, dernek tüzüğünde belirtilen esas ve usullere göre yapar; denetleme sonuçlarını bir raporla yönetim kuruluna ve genel kurula sunar.

Derneğin kuruluşundan sonra yapılması gereken işlemler

A- Defter tutulması

Dernekler tarafından tutulması zorunlu olan defterler temin edilerek kullanmaya başlanılmadan önce dernekler biriminden veya noterden onaylattırılmalıdır.

Dernekler aşağıda yazılı defterleri tutarlar.

a) İşletme hesabı esasında tutulacak defterler ve uyulacak esaslar aşağıdaki gibidir:

1) Karar Defteri: Yönetim kurulu kararları tarih ve numara sırasıyla bu deftere yazılır ve kararların altı toplantıya katılan üyelerce imzalanır.

2) Üye Kayıt Defteri: Derneğe üye olarak girenlerin kimlik bilgileri, derneğe giriş ve çıkış tarihleri bu deftere işlenir. Üyelerin ödedikleri giriş ve yıllık aidat miktarları bu deftere işlenebilir.

3) Evrak Kayıt Defteri: Gelen ve giden evraklar, tarih ve sıra numarası ile bu deftere kaydedilir. Gelen evrakın asılları ve giden evrakın kopyaları dosyalanır. Elektronik posta yoluyla gelen veya giden evraklar çıktısı alınmak suretiyle saklanır.

4) Demirbaş Defteri: Derneğe ait demirbaşların edinme tarihi ve şekli ile kullanıldıkları veya verildikleri yerler ve kullanım sürelerini dolduranların kayıttan düşürülmesi bu deftere işlenir.

5) İşletme Hesabı Defteri: Dernek adına alınan gelirler ve yapılan giderler açık ve düzenli olarak bu deftere işlenir.

6) Alındı Belgesi Kayıt Defteri : Alındı belgelerinin seri ve sıra numaraları, bu belgeleri alan ve iade edelerin adı, soyadı ve imzaları ile aldıkları ve iade ettikleri tarihler bu deftere işlenir.

b) Bilanço esasında tutulacak defterler ve uyulacak esaslar aşağıdaki gibidir:

1) (a) bendinin 1, 2, 3 ve 6 ncı alt bentlerinde kayıtlı defterleri bilanço esasında defter tutan dernekler de tutarlar.

2) Yevmiye Defteri, Büyük Defter ve Envanter Defteri: Bu defterlerin tutulma usulü ile kayıt şekli Vergi Usul Kanunu ile bu Kanununun Maliye Bakanlığına verdiği yetkiye istinaden yayımlanan Muhasebe Sistemi Uygulama Genel Tebliğleri esaslarına göre yapılır.

Tutulacak defter ve kayıtların Türkçe olması zorunludur. Defterler mürekkepli kalemle yazılır.

Defterler bilgisayar ortamında da tutulabilir. Ancak form veya sürekli form şeklinde tutulacak defterler, kullanılmaya başlanmadan önce her bir sayfasına numara verilerek ve onaylatılarak kullanılabilir. Onaylı sayfalar kullanıldıktan sonra defter haline getirilerek muhafaza edilir.

Yevmiye defteri maddelerinde yapılan yanlışlar ancak muhasebe kurallarına göre düzeltilebilir. Diğer defter ve kayıtlara rakam ve yazılar yanlış yazıldığı takdirde düzeltmeler ancak yanlış rakam ve yazı okunacak şekilde çizilmek, üst veya yan tarafına veya ilgili bulunduğu hesaba doğrusu yazılmak suretiyle yapılabilir. Yanlış rakam ve yazının çizilmesi halinde, bu rakam ve yazıyı çizen tarafından paraflanır.

Defterlere geçirilen bir kayıt; kazımak, çizmek veya silmek suretiyle okunamaz hale getirilemez.

Karar defterinin sayfa sonunda imza için bırakılan bölümü hariç defterlerin satırları, çizilmeksizin boş bırakılamaz ve atlanamaz. Ciltli defterlerde, defter sayfaları ciltten koparılamaz. Tasdikli form veya sürekli form yapraklarının sırası bozulamaz ve bunlar yırtılamaz.

Derneklere ait belgeler, kaydedildikleri defterdeki kayıt sırasına uygun olarak numaralandırılır ve dosyalanarak saklanır.

Kayıt zamanı;

İşlemler, defterlere günlük olarak kaydedilir. Ancak, gelir ve gider kayıtları;

a) İşlemlerin, işin hacmine ve gereklerine uygun olarak muhasebe düzeni ve güvenliğini bozmayacak bir süre içinde kaydedilmesi şarttır. Bu gibi kayıtlar on günden fazla geciktirilmez.

b) Kayıtlarını devamlı olarak muhasebe fişleri ve bordro gibi yetkili amirlerin imza ve parafını taşıyan belgelere dayanarak tutan derneklerde, işlemlerin bunlara kaydedilmesi, deftere işlenmesi hükmündedir. Ancak bu kayıtlar, işlemlerin esas defterlere kırkbeş günden daha geç intikal ettirilmesine imkan vermez. Dernek defterlerinin denetim amacıyla istenmesi halinde, kırkbeş günlük sürenin dolması beklenmeden kayıtların işlenmesi zorunludur.

Hesap dönemi;

Derneklerde hesap dönemi bir takvim yılıdır. Hesap dönemi 1 Ocak’ta başlar ve 31 Aralık’ta sona erer. Yeni kurulan derneklerde hesap dönemi kuruluş tarihinde başlar ve 31 Aralık’ta sona erer.

Defterlerin ara tasdiki;

Bu defterlerin kullanılmasına sayfaları bitene kadar devam edilir ve defterlerin ara tasdiki yapılmaz. Ancak, bilanço esasına göre tutulan defterler ile form veya sürekli form yapraklı defterlerin, kullanılacağı yıldan önce gelen son ayda, her yıl yeniden tasdik ettirilmesi zorunludur.

B-Dernek gelirlerinin tahsilinde kullanılacak Alındı Belgelerinin bastırılması

Alındı belgelerinin biçimi;

Dernek gelirlerinin tahsilinde kullanılacak Alındı Belgeleri Dernekler Yönetmeliği 42. maddesinde belirtilen biçim ve ebatta yönetim kurulu kararıyla matbaaya bastırılır.

Alındı belgelerinin kontrolü;

Bastırılan alındı belgelerinin seri ve sıra numaraları ile diğer baskı işlerinde kusur bulunup bulunmadığı, sayman üyece kontrol edilir. Kontrolde hatalı olduğu ortaya çıkan cilt veya formlar geri verilerek aynı miktarda yenisi bastırılır. Alındı belgeleri, matbaadan sayman üye tarafından bir tutanak ile teslim alınır.

Alındı belgelerinin deftere kaydı;

Dernek saymanınca teslim alınan alındı belgelerinin tamamı, numarası en küçük olan alındı belgesi cildinden başlamak üzere defterin yalnızca başlangıç, bitiş ve serisi sütunları doldurularak, her bir satırda bir alındı belgesi cildi gösterilecek şekilde alt alta yazılmak suretiyle kaydedilir. Defterin diğer sütunları, alındı belgesi ciltlerinin gelir tahsil edecek kişilere teslim edilmesi veya teslim edilen alındı belgesi cildinin iade edilmesi sırasında doldurulur.

Alındı belgelerinin kullanımı;

Alındı belgeleri, gelir tahsil etme görev ve yetkisine sahip bulunanlara, sayman üyelerce imza karşılığı verilir ve kullanıldıktan sonra imza karşılığı geri alınır. Bu işlemler Alındı Belgesi Kayıt Defterinde gösterilir.

Alındı belgeleri, sabit boyalı sert veya sivri uçlu tükenmez kalemle okunaklı bir biçimde silintisiz ve kazıntısız olarak doldurulur. Ödemede bulunana asıl yaprak koparılarak verilir, koçan kısmı ciltte bırakılır. Düzenleme sırasında hata yapılırsa, hatalı belge yaprağı ödemede bulunana verilmez. Asıl ve koçan yaprakların üzerine “İPTAL” ibaresi yazılıp her ikisi koparılmadan ciltte bırakılır.

Form şeklinde bastırılan alındı belgeleri, elektronik sistemler aracılığıyla doldurulduktan sonra aslı ödemede bulunana verilir; sureti dosyasında muhafaza edilir.

C- Yetki belgesi düzenlenmesi

Dernek adına gelir tahsil edecek kişi veya kişiler, yetki süresi de belirtilmek suretiyle, yönetim kurulu kararı ile tespit edilir. Gelir tahsil edecek kişilerin açık kimliği, imzası ve fotoğraflarını ihtiva eden (Dernekler Yönetmeliği EK-19’da bulunan) “Yetki Belgesi” dernek tarafından üç nüsha olarak düzenlenerek, dernek yönetim kurulu başkanınca onaylanır. Yetki belgelerinin birer sureti dernekler birimlerine verilir.

Dernek adına gelir tahsil edecek kişiler, ancak adlarına düzenlenen yetki belgelerinin bir suretinin dernekler birimine verilmesinden itibaren gelir tahsil etmeye başlayabilirler

Yetki belgelerinin süresi, yönetim kurullarının görev süresi ile sınırlıdır. Yeni seçilen yönetim kurullarının, yetki belgelerini birinci fıkra esaslarına göre yenilemesi zorunludur. Yetki belgesinin süresinin bitmesi veya adına yetki belgesi düzenlenen kişinin görevinden ayrılması, ölümü, işine veya görevine son verilmesi, derneğin kendiliğinden dağıldığının tespit edilmesi veya fesih edilmesi gibi hallerde, verilmiş olan yetki belgelerinin dernek yönetim kuruluna bir hafta içinde teslimi zorunludur. Ayrıca, gelir toplama yetkisi yönetim kurulu kararı ile her zaman iptal edilebilir. Yetki belgesi ile ilgili değişiklikler yönetim kurulu başkanınca, onbeş gün içerisinde dernekler birimine bildirilir.

D -Gelir–Gider İşlemleri

Dernek gelirleri alındı belgesi ile tahsil edilir. Dernek gelirlerinin bankalar aracılığı ile tahsili halinde banka tarafından düzenlenen dekont veya hesap özeti gibi belgeler alındı belgesi yerine geçer.

Dernek adına gelir tahsil etmekle yetkili olan kişiler, tahsil ettikleri paraları otuz gün içerisinde dernek saymanına teslim ederler veya derneğin banka hesabına yatırırlar. Ancak, tahsilatı 2005 yılı için 1000.- YTL’yi (yeniden değerleme oranında artırılır) geçenler, 30 otuz günlük süreyi beklemeksizin tahsil ettikleri parayı en geç iki iş günü içinde dernek saymanına teslim ederler veya derneğin banka hesabına yatırırlar.

Dernek kasasında bulundurulabilecek para miktarı, ihtiyaçlar dikkate alınarak yönetim kurulunca belirlenir.

Dernek giderleri ise fatura, perakende satış fişi, serbest meslek makbuzu gibi harcama belgeleri ile yapılır. Ancak dernekler, Gelir Vergisi Kanununun 94 üncü maddesi kapsamında bulunan ödemeleri için Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre gider pusulası, bu kapsamda da bulunmayan ödemeleri için Gider Makbuzu düzenlerler.

Dernekler tarafından kişi, kurum veya kuruluşlara yapılacak bedelsiz mal ve hizmet teslimleri (Dernekler Yönetmeliği EK-15’te bulunan) Ayni Yardım Teslim Belgesi ile yapılır. Kişi, kurum veya kuruluşlar tarafından derneklere yapılacak bedelsiz mal ve hizmet teslimleri ise Ayni Bağış Alındı Belgesi ile kabul edilir.

Bu belgeler; Dernekler Yönetmeliğinde ((EK-13) (EK- 14) ve (EK- 15)’de) gösterilen biçim ve ebatta, müteselsil seri ve sıra numarası taşıyan, kendinden karbonlu elli asıl ve elli koçan yaprağından meydana gelen ciltler veya elektronik sistemler ve yazı makineleri aracılığıyla yazdırılacak form veya sürekli form şeklinde, dernekler tarafından bastırılır. Form veya sürekli form şeklinde bastırılacak belgelerin, belirtilen nitelikte olması zorunludur.

Saklama süresi;

Defterler hariç olmak üzere, dernekler tarafından kullanılan alındı belgeleri, harcama belgeleri ve diğer belgeler özel kanunlarda belirtilen süreler saklı kalmak üzere, kaydedildikleri defterlerdeki sayı ve tarih düzenine uygun olarak 5 yıl süreyle saklanır.

İşletme hesabı tablosu;

İşletme hesabı esasına göre kayıt tutan dernekler yıl sonlarında (31 Aralık) (Dernekler Yönetmeliği EK-16’da gösterilen biçimde) “İşletme Hesabı Tablosu” düzenlerler.

Bilanço esasına göre raporlama;

Bilanço esasına göre defter tutan derneklerin yıl sonlarında (31 Aralık), Maliye Bakanlığınca yayımlanan Muhasebe Sistemi Uygulama Genel Tebliğlerini esas alarak bilanço ve gelir tablosunu düzenlemeleri yeterlidir.

E-Üye kayıt işlemleri

Derneğe üye olmaları Kanunla yasaklanmamış olan ve dernek tüzüğüne göre üye olma şartlarını taşıyan kişilerin derneğin yönetim kuruluna yapacakları yazılı üyelik başvuruları yönetim kurulunca görüşülerek en çok otuz gün içinde üyeliğe kabul veya isteğin reddi şeklinde karara bağlanıp, sonucu müracaat sahibine yazı ile duyurulması zorunludur. Derneğin, ilk genel kurul toplantısının yapılacağı tarihe kadar, dernek tüzüğünde sayıları belirtilen yönetim ve denetleme kuruları üye tam sayısının asıl ve yedeklerini oluşturabilecek sayıdan az olmamak üzere üye kayıt edilmesine ihtiyaç bulunmaktadır.

Yönetim kurulunca, karar defterinde alınan karar ile üyeliğe kabul edilmiş bulunanlar dernek üyesi olurlar. Üyeliğe kabul kararının tarih ve sayısı ile üyenin kimlik bilgileri ve aidat ödentileri üye kayıt defterine kayıt edilir.

Yazılı olarak yapılacak üyelik başvurusu, dernek yönetim kurulunca en çok otuz gün içinde karara bağlanır ve sonuç yazıyla başvuru sahibine bildirilir. Başvurusu kabul edilen üye, bu amaçla tutulacak deftere kaydedilir.

Üyelik için kanunda veya tüzükte aranılan nitelikleri sonradan kaybedenlerin dernek üyeliği kendiliğinden sona erer.

Hiç kimse, dernekte üye kalmaya zorlanamaz. Her üye yazılı olarak bildirmek kaydıyla, dernekten çıkma hakkına sahiptir.

Tüzükte üyelerin çıkarılma sebepleri gösterilebilir.

Tüzükte çıkarma düzenlenmemişse üye, ancak haklı sebeple çıkarılabilir. Bu çıkarma kararına, haklı sebep bulunmadığı ileri sürülerek itiraz edilebilir.

F- Genel kurul toplantısı

Derneğin, kuruluş işlemlerinde eksiklik ve kanuna aykırılık bulunmadığına ilişkin olarak mahallin mülki amirliğince yapılan yazılı bildirimi izleyen altı ay içinde dernekler ilk genel kurul toplantısını yapmak ve organlarını oluşturmakla yükümlüdürler.

Genel kurul;

a) Dernek tüzüğünde belli edilen zamanlarda olağan,

b) Yönetim veya denetim kurulunun gerekli gördüğü hallerde veya dernek üyelerinden beşte birinin yazılı isteği üzerine otuz gün içinde olağanüstü toplanır.

Genel kurul toplantıya yönetim kurulunca çağrılır.

Çağrı usulü;

Yönetim kurulu, dernek tüzüğüne göre genel kurula katılma hakkı bulunan üyelerin listesini düzenler. Genel kurula katılma hakkı bulunan üyeler, en az onbeş gün önceden, günü, saati, yeri ve gündemi bir gazetede ilan edilmek veya yazılı ya da elektronik posta ile bildirilmek suretiyle toplantıya çağrılır. Bu çağrıda, çoğunluk sağlanamaması sebebiyle toplantı yapılamazsa, ikinci toplantının hangi gün, saat ve yerde yapılacağı da belirtilir. İlk toplantı ile ikinci toplantı arasındaki süre yedi günden az, altmış günden fazla olamaz.

Toplantı, çoğunluk sağlanamaması sebebinin dışında başka bir nedenle geri bırakılırsa, bu durum geri bırakma sebepleri de belirtilmek suretiyle, ilk toplantı için yapılan çağrı usulüne uygun olarak üyelere duyurulur. İkinci toplantının geri bırakma tarihinden itibaren en geç altı ay içinde yapılması zorunludur. Üyeler ikinci toplantıya, birinci fıkrada belirtilen esaslara göre yeniden çağrılır.

Genel kurul toplantısı bir defadan fazla geri bırakılamaz.

Toplantı usulü;

Genel kurula katılma hakkı bulunan üyelerin listesi toplantı yerinde hazır bulundurulur. Toplantı yerine girecek üyelerin resmi makamlarca verilmiş kimlik belgeleri, yönetim kurulu üyeleri veya yönetim kurulunca görevlendirilecek görevliler tarafından kontrol edilir. Üyeler, yönetim kurulunca düzenlenen listedeki adları karşısına imza koyarak toplantı yerine girerler. Kimlik belgesini göstermeyenler, belirtilen listeyi imzalamayanlar ile genel kurula katılma hakkı bulunmayan üyeler toplantı yerine alınmaz. Bu kişiler ve dernek üyesi olmayanlar, ayrı bir bölümde genel kurul toplantısını izleyebilirler.

Toplantı yeter sayısı sağlanmışsa durum bir tutanakla tespit edilir ve toplantı yönetim kurulu başkanı veya görevlendireceği yönetim kurulu üyelerinden biri tarafından açılır. Toplantı yeter sayısı sağlanamaması halinde de yönetim kurulunca bir tutanak düzenlenir.

Açılıştan sonra, toplantıyı yönetmek üzere bir başkan ve yeteri kadar başkan vekili ile yazman seçilerek divan heyeti oluşturulur.

Dernek organlarının seçimi için yapılacak oylamalarda, oy kullanan üyelerin divan heyetine kimliklerini göstermeleri ve hazırun listesindeki isimlerinin karşılarını imzalamaları zorunludur.

Toplantının yönetimi ve güvenliğinin sağlanması divan başkanına aittir. Genel kurul, gündemdeki konuların görüşülerek karara bağlanmasıyla sonuçlandırılır. Genel kurulda her üyenin bir oy hakkı vardır; üye oyunu şahsen kullanmak zorundadır.

Toplantıda görüşülen konular ve alınan kararlar bir tutanağa yazılır ve divan başkanı ile yazmanlar tarafından birlikte imzalanır. Toplantı sonunda, tutanak ve diğer belgeler yönetim kurulu başkanına teslim edilir. Yönetim kurulu başkanı bu belgelerin korunmasından ve yeni seçilen yönetim kuruluna yedi gün içinde teslim etmekten sorumludur.

Mahkemece kayyım atanması veya Medeni Kanunun 75 inci maddesinin ikinci fıkrasına göre görevlendirilme yapılması halinde, bu maddede yönetim kurulana verilen görevler bu kişiler tarafından yerine getirilir.

G-Genel kurul sonuç bildirimi;

Olağan veya olağanüstü genel kurul toplantılarını izleyen otuz gün içinde, yönetim ve denetim kurulları ile diğer organlara seçilen asıl ve yedek üyeleri içeren (Dernekler Yönetmeliği EK-3’te belirtilen) “Genel Kurul Sonuç Bildirimi “ ve ekleri yönetim kurulu başkanı tarafından mülki idare amirliğine bildirilir:

Bu bildirime;

a) Divan başkanı, başkan yardımcıları ve yazman tarafından imzalanmış genel kurul toplantı tutanağı örneği,

b) Tüzük değişikliği yapılmışsa, tüzüğün değişen maddelerinin yeni ve eski şekli ile dernek tüzüğünün son şeklinin her sayfası yönetim kurulunca imzalanmış örneği.

Eklenir.

Genel kurul sonuç bildirimi ve ekleri, büyükşehir belediyesi sınırları içinde kalan ilçeler hariç diğer ilçelerde bulunan dernekler tarafından iki suret olarak verilir.

Genel kurul sonuç bildirimleri, dernek yönetim kurulu tarafından yetki verilen bir yönetim kurulu üyesi tarafından da yapılabilir. Bildirimin yapılmamasından yönetim kurulu başkanı sorumludur.

Sandığı bulunan dernekler, sandıklarına ait genel kurul sonuç bildirimi ve eklerini bu maddede belirtilen usulde mülki idare amirliğine bildirirler.

H-Beyanname verilmesi

Beyanname verme yükümlülüğü

Dernek yönetim kurulu başkanları, her takvim yılının ilk dört ayı içinde bir önceki yıla ait Dernek Beyannamelerini (Dernekler Yönetmeliği EK-21’de bulunan) doldurarak mülki idare amirliğine vermekle yükümlüdürler. İl merkezlerinde ve büyükşehir belediyesi sınırları içinde kalan ilçelerde bulunan dernekler beyannamelerini bir adet, diğer ilçe merkezinde bulunanlar ise iki adet olarak verirler.

Şubeler, mülki idare amirliğine verecekleri beyannamelerin birer örneğini bağlı bulundukları derneğe de vermekle yükümlüdürler.

I-Değişikliklerin bildirilmesi

Dernekler, yerleşim yerlerinde (İkametgahlarında) meydana gelen değişiklikleri (Dernekler Yönetmeliği EK- 24’te bulunan)“Yerleşim Yeri Değişiklik Bildirimini”;

Genel kurul toplantıları dışında dernek organlarında meydana gelen değişiklikleri (Dernekler Yönetmeliği EK- 25’te bulunan) “Dernek Organlarındaki Değişiklik Bildirimini”

Doldurmak suretiyle, değişikliği izleyen otuz gün içinde mülki idare amirliğine bildirmekle yükümlüdürler. Bu belgeler, büyükşehir belediyesi sınırları içinde kalan ilçeler hariç diğer ilçelerde bulunan dernekler tarafından iki suret olarak verilir.

Dernek tüzüklerinde yapılan değişiklikler de tüzük değişikliğinin yapıldığı genel kurul toplantısını izleyen otuz gün içinde, (Dernekler Yönetmeliği EK-3’te bulunan) “Genel Kurul Sonuç Bildirimi “ ekinde mülki idare amirliğine bildirilir.

J-Taşınmazların bildirilmesi

Dernekler edindikleri taşınmazları tapuya tescilinden itibaren otuzgün içinde (Dernekler Yönetmeliği EK- 26’da bulunan)“Taşınmaz Mal Bildirimini Formu” nu doldurmak suretiyle mülki idare amirliğine bildirmekle yükümlüdürler.

Bu form, büyükşehir belediyesi sınırları içinde kalan ilçeler hariç diğer ilçelerde bulunan dernekler tarafından iki suret olarak verilir.

K-Mal bildirimi

04.5.1990 gün, 20508 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 3628 sayılı “Mal Bildiriminde bulunulması Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu”na ve bu Kanuna atfen çıkartılmış olan “Mal Bildiriminde bulunulması Hakkında Yönetmelik” gereğince, Türk Hava Kurumunun Genel Yönetim ve Merkez Denetleme Kurulu Üyeleri ile Genel Merkez Teşkilatında ve Türk Kuşu Genel Müdürlüğünde, Türkiye Kızılay Derneğinin Merkez Kurullarında ve Genel Müdürlük teşkilatında görev alanlar ve bunların Şube Başkanları ve Kamuya Yararlı Derneklerin Yönetim ve Denetim Kurulu Üyeleri (Mal Bildiriminde bulunulması Hakkında Yönetmelik ekinde bulunan) “Mal Bildirim Formu”nu tek nüsha olarak doldurmak ve tarih belirterek imzalamak suretiyle mal bildiriminde bulunmak zorundadırlar.

Türk Hava Kurumunun, Türkiye Kızılay Derneğinin ve Kamuya Yararlı Derneklerin Yönetim ve Denetim Kurulu Üyeleri için İçişleri Bakanlığına, bunların Şube Başkanları için bulundukları İl Valiliklerine, Türk Hava Kurumu ile Türkiye Kızılay Derneğinde görev alanlar için Kurum ve Dernek Genel Başkanlığına,

Bu göreve başlama tarihini izleyen bir ay içinde mal bildiriminde bulunmak zorundadırlar.

Mal bildiriminde bulunacak olanların kendilerine, eşlerine ve velayetleri altındaki çocuklarına ait bulunan taşınmaz malları ile 1 inci derece Devlet Memurlarına yapılan aylık net ödemenin beş katından fazla tutarındaki her biri için ayrı olmak üzere, para, hisse senetleri ve tahviller ile altın, mücevher ve diğer taşınır malları, hakları, alacakları ve gelirleriyle bunların kaynakları, borçları ve sebepleri bu mal bildiriminin konusunu teşkil eder.

Mal varlığında önemli bir değişiklik olduğunda bir ay içinde,

Görevin sona ermesi halinde, ayrılma tarihini izleyen bir ay içinde,

Görevlere devam edenler, sonu (0) ve (5) ile biten yılların en geç Şubat ayı sonuna kadar,

Mal bildirimlerini yenilerler.

L-Derneğin İç Denetimi

Dernekte genel kurul, yönetim kurulu veya denetim kurulu tarafından iç denetim yapılabileceği gibi, bağımsız denetim kuruluşlarına da denetim yaptırılabilir.

Genel kurul veya yönetim kurulu, gerek görülen hallerde denetim yapabilir veya bağımsız denetim kuruluşlarına denetim yaptırabilir.

Genel kurul, yönetim kurulu veya bağımsız denetim kuruluşlarınca denetim yapılmış olması, denetim kurulunun yükümlülüğünü ortadan kaldırmaz.

Derneğin denetleme kurulu; derneğin tüzüğünde gösterilen amaç ve amacın gerçekleştirilmesi için sürdürüleceği belirtilen çalışma konuları doğrultusunda faaliyet gösterip göstermediğini, defter, hesap ve kayıtların mevzuata ve dernek tüzüğüne uygun olarak tutulup tutulmadığını, dernek tüzüğünde tespit edilen esas ve usullere göre ve bir yılı geçmeyen aralıklarla denetler ve denetim sonuçlarını bir rapor halinde yönetim kuruluna ve toplandığında genel kurula sunar.”

İktibas: Dernekler Dairesi Başkanlığı